HEPSİ TAHLİYE OLACAK MI?

Zavallı Fransızlar!

Gizli Tanık 2 numarayı açıkladı

Ya sev ya terk et!

Size Hrant’ı anlatayım

Mezhep çatışması

Ergenekon ruhu geri mi döndü?

Ne oldu da 10 yıl öncesine döndük?

Cemaat paranoyası kabak tadı verdi

Dink davasının yanlışları

Ermeni malları ve cinayet

Lam Cim Hesabı…

Gülay Göktürk'ten müthiş analiz

‘Özürcüler’ boşuna beklemesin

‘Özürcüler’ boşuna beklemesin

AK Parti Ankara Milletvekili Prof. Dr. Seyit Sertçelik, Rus arşivlerinde 8 yıl çalışarak Ermeniler hakkındaki bütün belgeleri incelemiş; son olarak TBMM tarafından yayınlanan ‘Rus ve Ermeni Kaynakları Işığında Ermeni Sorununun Ortaya Çıkış Süreci’ isimli eserini hazırlamıştır.
Prof. Sertçelik, ‘Ermeni Belleteni’ dergisinin 1916′da yayınladığı başyazıda, ‘Şimdi yavaş yavaş yok olanların büyük bölümü ortaya çıkıyor. Ancak, devasa boyutlarda olduğu söylenen felâket ne mutlu ki gerçekleşmedi’ denildiğini; Ermeni yayıncılarından Arsak Çobanyan‘ın da ‘Türkiye’de Ermenilerin yok edildiği gerçek değildir’ dediğini belgeleriyle anlatan Sertçelik, tehciri, ulusal ve uluslararası hukuk bakımından meşruiyeti ve hukukîliği bulunan bir devlet tasarrufu olduğunu söylüyor.


‘Ermeni Soykırımı’, siyasî sebeplerle uydurulmuş koca bir yalan ve iftiradan ibarettir. Buna karşılık, Ermeni komitacılarının Rus ordusunun desteğinde uyguladığı ‘Türk Soykırımı’, delillere ve belgelere dayanan tarihî bir gerçektir. Sadece küçük bir örnek olarak: Erivan Vilâyeti‘nde (bugünkü Ermenistan Cumhuriyeti) 1918-1920 arasında, Taşnak Hükûmeti ve Taşnak Ordusu’nca gerçekleştirilen soykırımda, burada yaşayan 575 bin Türk‘ten 568 bini öldürülmüştür. Bu rakamı Ermeni araştırmacısı Zevan Karkodyan, ‘Sovyet Ermenistan’ın Ahalisi 1831-1931′ adlı kitabında tasdik etmektedir.
O kadar uzağa gitmeye lüzum yok; 1915′te tehcir kararının alınmasında tesirli olan hadisede, Van‘da bir gecede 35 bin Müslüman Türk ve Kürt katliama tabî tutulmuşlardır.

***

Bu gerçekleri, dünyanın bütün arşivlerinde yer alan onbinlerce belge ile çoğaltmamız mümkündür. Buna mukabil, Ermeni diyasporasının elinde, artık bir savaş propagandası mahsulü olduğu kabul edilen ‘Mavi Kitap’ masallarından başka tek geçerli bilimsel belge bulunmamaktadır.
Türkiye‘nin düşmanı değilseniz, Türk Milleti‘ne karşı bir nefretiniz ya da aşağılık kompleksiniz yoksa, Ermeni diyasporasının maaşa bağladıkları arasında bulunmuyorsanız, yüz sene önceki bu iftiraları nasıl gerçek kabul edip özür dilemeye kalkışırsınız?
Bizi içimizden hançerleyen bazı aydın bozuntuları, Türkiye‘nin ‘resmî tarih’ anlayışına karşı çıktıkları için bunu yaptıklarını anlatıyorlar. Halbuki bırakınız Ermeni tehciri konusundaki ‘resmî tarih’ iddialarını; okullarda okuttuğumuz tarih kitaplarında Ermenilere karşı husumet ifade eden tek bir bahis bulamazsınız. Bu yüzden de yeni nesiller son dönemde ortaya atılan diyaspora iftiralarını şaşkınlıkla izlemektedirler.
Ermeni iddiaları konusunda, aslında gerçekten bir ‘resmî tarih’ vardır. Bu, diyasporanın ve güdümündeki Ermenistan‘ın, hiçbir bilimsel ve sahih delile dayanmadan, bir ‘millî ideoloji’ hâline dönüştürdükleri ‘resmî tarih’ anlayışıdır.

***

Bu ırkçı ideoloji çerçevesinde Ermeni Diyasporası‘nın ve Ermenistan‘ın stratejisi açıktır: Türkiye‘yi, geçmişte atalarının ve Türk Milleti‘nin aslâ işlemediği bir suçtan dolayı ‘özür dilemeye’ zorlamak… Bunun hemen ardından tazminat ve toprak taleplerinin geleceğini bilmemek için ahmak ya da hain olmak gerekir.
Daha şimdiden malûm bazı kişiler ‘özür dileme’yi dillerine dolamaya başlamışlardır. Böylece, Kıbrıs‘ta ve Güneydoğu‘da olduğu gibi bu konuda da yöneticileri ‘ver kurtul’ kolaycılığının câzibesine yöneltmeye çalışıyorlar.
Başbakan Erdoğan‘ın dediği gibi, ‘Türk Milleti’nin geçmişinde kara leke ve soykırım yoktur’.
Ermeni diyasporasının dış ve iç mihrakları boşuna uğraşmasinlar.

HASAN CELAL GÜZEL, Sabah, 26.01.2012

Genel, Konuk Yazar

Cesetler çıksın, darbeciler yargılansın ama bunu AK Parti yapmasın!

Cesetler çıksın, darbeciler yargılansın ama bunu AK Parti yapmasın!

Başkentte her yer kar buz fakat gündem havaya inat sıcak ve hararetli.

Adem Arslan, Bugun, 26.01.2012

Fransa ile yaşanan ‘soykırım yasası’ gerginliği, Irak’la yaşanan etnik ve mezhepsel ayrışma, Uludere olayının neden olduğu karmaşa ve eski JİTEM karargâhından çıkan insan kemikleri…
Dink cinayeti ve Ergenekon zaten demirbaş gündemimiz.
Bu arada Odatv duruşmalarında Nedim Şener benim de dahil olduğum bir grup gazeteciyi mahkeme salonuna çağırmış. Öncelikle şunu söyleyeyim mahkeme salonları yabancı olduğumuz yerler değil.
Fakat ben düşüncelerimi yazarak, söyleyerek dile getiriyorum. Zaten Bi Ermeni Var’da -ki önyargısız bakabilen herkes sadece kitaptaki delillerin bile örgütü bulmaya yeteceğini yazıyorlar- açıkça yazdım.
Kitap piyasaya çıktığında Şener’i de birçok TV programına davet ettiler.
Ama söz verdiği halde hiçbirine gelmedi.
Şimdi mahkeme salonundan kılçık atıyor. Bunlar bayat taktikler. Çıksınlar, ne derdi varsa gazeteci gibi oturur konuşuruz.
Gündeme dönersek…
Fransa’da beklenen oldu. Artık ‘Soykırım yoktur’ demek suç.
Şimdi Ankara’nın atacağı adımlar merak ediliyor. Önce şunu ifade edelim. Resmi görüş ‘Sarkozy’nin seçim yatırımı yaptığı’ şeklinde olsa da perde gerisinde yapılan değerlendirmelerde adres ‘küresel bir network‘ü gösteriyor.
Amaç Türkiye’nin yeni misyonu/vizyonuna soykırım yaftasıyla çizik atmak. Tabii işin ucu bir şekilde Mavi Marmara’ya kadar gidiyor.
Şurası kesin 2015′te işler çok daha zor olacak. Fransa ile ilişkiler bundan sonra kolay kolay düzelmez. Hatta büyükelçilerin karşılıklı valiz topladığını da söyleyebiliriz.
Fakat atılacak adımlar davul zurna ile ilan edilmeyecek. Yani ambargo uyguluyoruz denmez ama yapılır.
Uludere ile ilgili ise iyi haberler gelmiyor.
Jest yapıp kişi başı tazminatı 123 bin liraya çıkartan hükümet soruşturmanın sağlıklı ve hızlı olmasında aynı hassasiyeti göstermiyor.
Heron görüntüleri, telsiz kayıtları gibi önemli doneler savcılıkla paylaşılmadı.
Oysa tazminat kadar hukuki sürecin de bitirilmesi şart. Aksi halde PKK’nın ekmeğine yağ sürülür.
Mutlaka üzerinde durulması gereken fakat tatlı su liberalleri ve sahte demokratların görmediği ceset tarlalarına gelince…
Yıllardır faili meçhuller diye ortalığı inletenler, günlerdir ceset fışkıran JİTEM karargâhını görmüyorlar bile.
BDP, oyuncağı elinden alındığı için somurtabilir fakat size ne oluyor anlamak mümkün değil.
Erdoğan’ın sık sık vurguladığı gibi Türkiye çok önemli bir arınma süreci yaşıyor ve bütün sabote girişimlerine rağmen o arınma ve temizlenme süreci devam ediyor.
Başbuğ’un tutukluluğunun bile bir haftada unutulması doğru yolda olduğumuzun bir başka açıdan delili değil mi?

Fikri olan gelsin!

Ankara gündemi, Cemil Çiçek’in tabiriyle ‘Şeytan taşlamaktan tavafa fırsat bırakmıyor‘ fakat bu durum gelişmelerin gözden kaçtığı anlamına gelmiyor.
Türkiye son yıllarda çok hızlı ve yapısal dönüşümler geçiriyor. Hatta kendimize öyle bir güven geldi ki ‘çılgın projelere’ soyunabiliyoruz.
Bir zamanlar sadece ‘Zengin Beyaz Türkler’in binebildiği uçak, artık herkesin ulaşabildiği bir vasıta oldu. Hızlı tren başladı ve 2023′e kadar 10 bin km yeni demiryolu hattı yapılacak. 3. köprüden Marmaray’a devasa projeler sessiz sedasız ilerliyor.
Geçtiğimiz günlerde bakanlık bürokrasisiyle Güney Kore ve Japonya’daydık. Her iki ülkeyle büyük projelere soyunuldu. Aslında hepsini uzun uzun konuşmak lazım ama siyaset gündemi buna fırsat tanımıyor.
Fakat şu iki notu özellikle kayda geçmek şart.
Birincisi Haydarpaşa ne olacak? TCDD Genel Müdürü -şimdilik- Süleyman Karaman’a sordum; imar planı bitince uluslararası bir yarışma açılacağını söyledi. Geniş bir komisyonun belirleyeceği en iyi 5 proje halkın beğenisine sunulacak.
Yani ‘Fikri olan gelsin‘ diyor.
İkincisi de şu: Gerek Karaman gerekse de THY Genel Müdür Temel Kotil ile ilgili bazı kesimler hep tepeden bakan yorumlar yaptılar. Hatta ‘terlikli müdür’ diye de dalga geçtikleri oldu.
Oysa bu iki mütevazı bürokrat tarihi başarılara imza atıyorlar.
Galiba takdir görmek için çok başarılı olmak yetmiyor üzerine ‘Beyaz Türk’ olmak da lazım.

Genel, Konuk Yazar

Yeni Mezopotamya nasıl şekillenecek?

Mezopotamya…

Bugünkü insanlık medeniyetinin “ana rahmi”!

Fakat tedirgin, kanlı ve sancılı…

Bu sancılar yeni bir doğum sancısı mı yoksa döl tutmamış bir katılımın atıklarından kurtulma mıdır bilemiyorum… Bunu önümüzdeki iki üç yıl gösterecek. Ve maalesef bu kan ve kırımlar sayısız kere bu coğrafyada tekrar edip durmuştur…  İnsan kanı hiçbir coğrafyada buradaki kadar telef olmamış, hiçbir coğrafyada buradaki kadar derin acılar yaşanmamıştır.

Evet, bu coğrafya insanlığın ana rahmidir. Buradaki acılar her daim tüm insanlığın müşterek acısı olma vasfını haiz olmuştur. Zira bu bölge insanlık bilinçaltının da müşterek coğrafyasıdır. Hangi kriter esas alınırsa alınsın insanlığın tüm psikolojik ve parapsikolojik etkenleri, burada yaşadıkları dönemlerde bilinçaltına kaydedilmiştir. Nitekim hangi coğrafyada yaşıyor olursa olsun, liderler, aydınlar ve insanlar Mezopotamya ile ilgili sorunlara kayıtsız kalamamaktadırlar. Siz bunu ister enerji kaynaklarına bağlayın ister başka sebeplere. Ben bunu müşterek ana rahimden gelmiş olmanın kan bağı olarak değerlendiriyorum.

Terapilerde kişiyi psikolojik sorunlarından kurtarmak isteyen  terapistler, genellikle danışanlarının çocukluk dönemine inmeye çalışırlar. Böylece halihazırda yaşanan travmanın çözülebileceğine inanılır.  Aynen onun gibi, insanlığın birçok problemlerinin kökleri ve kökenleri burada yattığı için bu coğrafyadaki acılar, herkesi ilgilendirmektedir. Nerede bir medeniyet kurulmuş olurlarsa olsun, kökleri, kökenleri bu coğrafyaya uzanır.

Üstelik Mezopotamya, ayrıca medeniyetlere beşiklik etmiştir. Esasında Nuh tufanından sonra, insanlık yeni dönemin medeniyet yerleşimlerini burada gerçekleştirir. Kayıtlara geçmiş ilk devlet olan Sümerler burada kurulmuştur. Ve keza uzun müddet insanlık tarihi buradaki kavimlerin birbiriyle olan savaşlarından ibaret kalmıştır.

Sümerleri  Akadlar takip etmiş;  Akadları Urlar ve onları da Asurlular ve Babilliler takip etmiştir…

Sümerler, büyük İhtimalle Hami ırkındandır. Yani Hz. Nuh’un ikinci oğlu Ham soyundan gelirler. Ham’ın ve Sam’ın çocukları uzun bir müddet aynı coğrafyada; Mezopotamya’da birlikte yaşadılar ve başlangıçtaki tüm savaşlar o ikisi arasındaydı. Devlet denilen ilk yapıyı de Hamiler kurdular.

Yafes’in çocukları –ki onlar, Hamiler ve Samiler tarafından Nuh’un çocukları diye anıldılar- erken dönemde, Tevrat’ta da ifade edildiği gibi babaları Nuh’un tavsiyesine uyarak Asya’nın uzak ve geniş düzlüklerine gittiler.  (Sam’ın Allah’ı Rab ona mübarek olsun. Ve Kenan (Ham’ın soyundan gelecekler) ona kul olsun. Allah Yafet’e genişlik versin. Ve Sam’ın çadırlarında –nitekim hep öyle olmuştur- otursun Ve Kenan dahi ona kul olsun. Tekvin, 9. Bab, 26-29)

*  *  *

İnsanlığın Mezopotamya’dan önceki yurdu Madagaskar adası ve civarı idi. Bekke vadisinde, bugün Kabe diye andığımız yapı yine vardı.  Ve yine insanlığın kıblesi orası idi…

Nuh tufanı ile o bölgeler önce sular ve ardından da kum denizi altında kalınca insanlık, Nuh (as)’ın gemisinin istiva ettiği Cudi dağının civarında yeniden ve yeni baştan neşv u nema etmeye başladı. O yüzden de Nuh (as), ‘ İkinci Adem’ diye anılır. Hz. İbrahim’in Hurri kralı Nimrut tarafından ateşe atılmasına kadar geçen 5-6 bin yıllık -Nuh tufanının yaklaşık 10 bin 500 yıl önce gerçekleştiği tahmin ediliyor- dönemde bugünkü Kudüs ve Mekke’nin üstlendiği işlevi Urfa (birçok kere isim değiştirmiştir) üstlenmişti.

Nuh tufanı ile birlikte yeryüzünde inşa edilen ilk mabet (Ali İmran, 96) ve ziyaretgâh olan Kabe de kumlar altında kaldı. Esasında İbrahim’in ateşe atılıp sonunda da Urfa’dan ayrılmasına izin verilmesinin hikmetlerinden biri de Kabe’nin yeniden bulunup insanlığın hizmetine sunulmasıdır.

Hz. İbrahim Urfa’dan ayrıldıktan sonra birçok yerlerde bulunmuş, kendisine inanmış olan amcasının oğlu Lut (as) ile birlikte Suriye bölgesine gelmişler, orada daha sonra Halep diye anılacak şehrin kurulmasına öncülük etmişlerdir.

Esasında Hz. İbrahim yerleşmek için birçok yeri yoklamıştır. Mısır da bunlardan biridir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın muradı farklı olduğu için, o Kenan diyarında kalmayı yeğlemiştir. Mısır ziyareti onlara Hacer validemizi kazandırmıştır. İlk karısı Sarah’tan çocukları olmayınca, SaraySarah, Firavun sarayına götürüldükten sonra Saray diye anılmıştır Tevrat’ta- , Firavun’un kendisine hediye ettiği cariyesi Hacer’i, -belki zürriyeti onunla devam eder umuduyla-  kocası Hz. İbrahim’e nikahlamıştır.

Hz. İbrahim’in Urfa’yı yani Mezopotamya’yı terk etmesiyle birlikte, hikmet ve bereket de buraları terk etmiştir. Allah’ın nurunun asıl sahibine (Hz. Muhammed (as))ulaşması amacıyla Hz. İbrahim ile beraber aslî vatanına yönelmiştir. İlk karar kıldığı yer işte Filistin topraklarıdır ki bu yerleşim, insanlığa çevresi bereketli kılınan Kudüs’ü kazandırmıştır. Kudüs, Hz. İbrahim’in İshak (as) soyundan gelen –Bilindiği gibi Hacer validemizin hamile kalıp İsmail’i doğurmasından sonra, Saray da mucizevî bir şekilde İshak’ı doğurmuş ve sonra da Hz İbrahim’i, Hz. Muhammed’in nurunu yüklenmiş olan Hacer validemizi terk etmeye zorlamıştır. Nitekim Hz. İbrahim de Cebrail’in sevki ve rehberliği ile onu 1,5 yaşındaki oğlu İsmail ile birlikte Kabe’nin temellerinin bulunduğu Bekke vadisine getirip bırakmıştır- İbranilerin merkezi olmuştur.

Hacer’in çocukları ise Bekke vadisi dediğimiz alanda çoğalarak hayat süren ve Hz. Peygamberin de soyu olan Kureyş kavmidir.

Böylece Hz. İbrahim ile birlikte medeniyet inşa eden ruh da coğrafya değiştirmiştir. Nitekim bugünkü medeniyetlerin –İslam ve Batı medeniyetleri- beşiği Doğu Akdeniz dediğimiz coğrafyadır.  Bu dönemde Kudüs insanlığın merkezi ve kıblesi konumuna yükselmiş; insanlık, hayata yön verecek ilhamların ekseriyetini bu coğrafyada çıkmış nebiler ve resuller vasıtasıyla edinmiştir. O yüzden de Kudüs, Mekke kaynaklı İslam medeniyetinin nüfuz alanı içine girdikten sonra da gücünü ve etkisini muhafaza etmiştir. Tıpkı Mezopotamya’nın, medeniyet üretme kabiliyetini Doğu Akdeniz’e kaptırmasından sonra da etkisini muhafaza ettiği gibi… Mezopotamya İslamiyetin ortaya çıkışına kadar, medeniyetin beşiği olma öncülüğünü sürdürmüş. Hatta İslam medeniyeti bile Mekke’den çıkmış olmasına rağmen asıl meyvelerini Mezopotamya sahasında ve çevresinde vermiştir. Abbasiler, Samanoğulları, Büveyhoğuları, Karahanlılar, Selçuklular gibi İslam medeniyetinin kurucu ve sürdürücüleri olan toplumların bir ayağı hep Mezopotamya’da olmuştur. Fakat İslam medeniyetinin parlaklığını yitirmesiyle birlikte Mezopotamya da doğurganlık kabiliyetini azaltmıştır

Fakat şimdi görüyoruz ki Mezopotamya yeniden ve yeni bir devinim içindedir.

Bu devinim, Saddam’ın, İslamiyet ile yetinmeyip –Tıpkı Atatürk’ün Hitit ile Şah’ın paganist Persler ile akrabalık iddia etmesi gibi-  kendisini, -kader bazında İsrailoğullarına bedel ödemesi takdir edilmiş-  Babil ile ilintilendirmesiyle başlamıştır. O günleri yaşayanların hatırlayacağı gibi 1978 yılında Babil harabeleri üzerinde yaptığı bir konuşmasında “Bizim kökenimiz 2 bin beş yüz yıl önceye ulaşır. Biz Babilin torunlarıyız….” demişti.

Bilindiği gibi Hz. Davud’un kurduğu İsrail devleti, Hz. Süleyman’dan hemen sonra parçalanma sürecine girmiş ve daha sonra sürekli birbiriyle savaşan peygamberleri öldüren iki ayrı devlete bölünmüştü. Bunlardan kuzeyde olan ve Mescid’i de barındıran İsrail’i; bir güney Mezopotamya devleti olan Babilliler (Nebukadnezar) yıktı, yaktı. Yehuda’yı ise kuzey Mezopotamya ülkesi olan Ninovalılar yıktılar. Böylece ekseriyeti muzır haşeratlara dönüşen İsrail kavmini Cenab-ı Hak, zillet ve meskeneti tatsınlar ve yıkılmayı hak etmiş kavimleri ifsat edip bozsunlar diye diğer kavimlerin içine saldı (Yeremya 22;24-)- Kuran, İsra suresinde bu hadiseleri hatırlattıktan sonra İsrailoğullarına, devletlerini yıkanlara karşı bir rövanş hakkı verileceğini haber verir. (isra, 6).

İşte Saddam’ın ahmaklığı ile birlikte Mezopotamya halklarının bedel ödeme dönemi başladı ve 1990’dan beridir orada kan ve gözyaşı eksik değil. Nebukadnezar’a özenen Saddam, onun ödemesi gereken hesabı hemen hemen tam da mevsiminde -Çünkü Nebukadnezar 2600 yıl önce bir Mart ayında İsrail’i yıktı, Bağdat da Mayıs’ta düştü- ödedi.

Böylece mukadder olan gerçekleşti. Mezopotamya, ateşe atarak kendinden uzaklaştırdığı bir nebinin çocukları tarafından kurulan devleti de yakıp yıkmıştı… Şimdi ise İsrail, ta uzaklardan gelen çocuklarının da desteği ile tüm Mezopotamya’dan intikam alıyordu. Mezopotamya havzası yerle bir edilmiş, o dönemin tüm İsrail halkı kadar insan bir tek savaşla öldürülmüştü.

Mezopotamyalıların tüm imkânları ellerinden alındı ve her şeyleri yakılıp yıkıldı. Mamafih Yahudiler Babil ve Ninova’yı yıkarak az buçuk intikamlarını almışlardı ama şimdi kelimenin tam anlamıyla Yeremya’daki yemin tahakkuk etmişti: Rövanş alınmıştı!

Evet artık denilebilir ki Mezopotamya kader bazında ödeyeceği bedeli ödemiş oldu. Ne yaptığını bilmeyen bir lider yüzünden tüm Mezopotamya halkı  büyük acılar çekti. Buna karşılık da İsrail’in artık kelimenin tam anlamıyla barış yolunu seçmesi gerekiyor.  Eğer o bu barış yolunu seçmezse –ki öyle görünüyor- bu sefer onun bedel ödemesi ve bir kere daha Kudüs’ten çıkarılması gündeme gelecek!

Peki bunu kim yapacak?

İşte bu açıdan Mezopotamya’da yaşanan olaylar çok mühim!

Bu gidişat ikinci İsrail hükümranlığını (bugünkü İsrail’i) yerle bir edeceği haber verilen ‘Çağdaş Aşur’ krallığının ortaya çıkmasıyla sonuçlanacak yoksa İsrail olayları hadiseleri vaktinden önceye çekerek istikbaldeki hasmını bertaraf mı edecek göreceğiz. Tevrat’ta, -özellikle  Yeremya ve İşaya bölümlerinde- İsrail’e yıkım getirecek felaketin  Aşur kralı eliyle Kuzey’den geleceği haber verilir. Aşur, (Asur) topraklarının büyük kısmı Türkiye devleti sınırları içinde kalan eski bir medeniyet. Fakat Tevrat’taki anlatımlardan Aşur ‘un Anadolu olduğu anlaşılıyor. Hatta bazı Tevrat yorumcularına göre, doğrudan Türk kelimesine vurgu yapıldığı söylenir ama ben böyle bir şeye rastlamadım.  Sonuç olarak barış yolunu terk ettiği takdirde İsrail’in başına felaket geleceği bunun da Aşur kralı eliyle olacağı birkaç yerde zikredilir… Onun vakti de ikinci kere iktidarı elde etmiş olan (yani bugünkü) İsrail’in, Mezopotamya halklarından (yani Irak’tan) intikamlarını almasından sonradır. İsrail intikamını aldı ve bedel ödendi. Artık İsrail’in bundan sonraki her taşkınlığı kendi aleyhine dönecektir.

İşte, Irak’ta yani kadim Mezopotamya topraklarında yaşanmakta olan hadiselere bir de bu açıdan bakmamız gerekiyor. Orada 1990’dan –hatta İran-Irak savaşı bile daha sonraki olayların bir mukaddemesiydi- beri yaşananlar bir Kürt -Türk, Sünni -Şii çatışması değil Yahudi ırkının Babil ve Ninova’dan intikam alma savaşlarıydı. İntikamlarını aldılar.

Bugün Irak, üç beş parça olmuş. Daha ne kadar kan döküleceği de belli değil. Bu kavga nereye kadar varır, bu sancı ne zaman durulur veya insanlığın bu en kadim ana rahmi yeni bir doğum mu yoksa düşük mü yapar onu zaman gösterecek.

Fakat benim kanaatim yeni bir doğum gerçekleşeceği yönündedir. Dünyanın tüm güçleri, İsrail’in geleceğini garanti altına almak için dünyanın merkezindeki zembereği aşırı derecede kastılar. Zemberek her an boşalabilir. Kader onların arzu ettiği gibi tecelli ederse en geç 2014-15 yılına kadar Mezopotamya yeni bir doğum yapar. Ebe Amerika imiş gibi görünse de İsrail’dir. Doğacak çocuk, neseben ve haseben hem Türkiye, hem İran ve hem de Suriye’nin başını derde sokar. Böylece kardeşler arasında başlatılacak yeni bir miras kavgasıyla İslam Birliği bir kere daha ertelenecek. Planlan bu!

Tabii bunun gerçekleşmesi halinde,  hiç arzu etmesek de tıpkı 1915’te olduğu gibi yeni acılar, yeni tehcirler gündeme gelecek (Allah korusun)!

İslam ülkeleri el ele verip tohumu bu topraklara ait olmayan şu veledin Mezopotamya’nın rahminden temizlenmesine çalışmalılar. Şu plan, mutlaka akim bırakılmalı. Aksi takdirde, İslam halklarının dostluk ve beraberliği ertelendiği gibi, Müslümanlar daha uzun süre yabancı bayraklar altında bağımsızlarmış gibi hicret yaşamaya devam ederler!

Bir kere daha tekrar edeyim; ey millet bu ülkeyi 2016’ya kadar parçalatma. Zaten sonra kimsenin gücü yetmeyecek inşallah!

M. Ali Bulut – Haber 7, 25.01.2012

Genel, Konuk Yazar

Ye’cüc Me’cüc’le Herc ü Merc- YENI YAZIM

Ye’cüc Me’cüc’le Herc ü Merc

Tüm semavi dinlerde bahsi geçen ve kıyamet öncesi dünyanın altını üstüne getirecek Ye’cüc  ve Me’cüc’ün hangi toplumlar olduğu asırlardır tartışılıyor. Türklerin ilk ataları sayılan Saka Türklerine göre, Çinliler ve Juan Juanlardı (Moğollar). Hz. Zülkarneyn mazlum Türklere yardıma koşarak bu fitneci toplumlarla Türkler arasında Çin seddini inşa etti. Çinliler ise, Moğollar ve Türkleri Ye’cüc  ve Me’cüc sayıyor ve Türklerin saldırılarından usandıkları için seddi yaptıklarını ileri sürüyorlar.

10. asırdan itibaren dinsiz imansız Cengiz Han’ın komutasındaki Türk ve Moğol orduları İslam medeniyeti dahil önlerine gelen her milleti yakıp yıkınca, Arap Müslümanları, bu iki milleti öcüleştirdi. Hatta kıyametin kopmasına az kaldığı yazıldı, çizildi. Büyük Türk Tatar düşünürü İsmail Gaspıralı, Moğol yıkıntısından sonra İslam medeniyetinin bir daha kendine gelemediğini yazar. Ancak aynı tarihlerde Selçuklu müslümanları, İslam dünyasını yok olmaktan kurtardı, bir nevi Türklerin üzerine çalınan Ye’cüc ve Me’cüc milleti lekesini sildi.

Haçlı ordularını durduran Selçuklular ve İstanbul’u alarak Avrupa’nın yarısını feth eden Osmanlılar, bu sefer Batı Roma Hıristiyanlarının gözünde Ye’cüc ve Me’cücleştirildi, barbar görüldüler. Oysa tüm müslümanların ortak görüşüne göre, iki devletde dünyaya  adaleti ve barışı bin yıl getirdi. 17. Yüzyıldan sonra Osmanlı güçten düşüpte Ruslar saldırgınlaşınca, Avrupalılar bu sefer Rusları Ye’cüc ve Me’cüc sandı. Yahudi sever Evangelist Siyonistler, 20. Yüzyılın başında Ye’cüc ve Me’cüc kavimlerini resmen açıkladı: Mesih karşıtı cephede Türkler ve Ruslar ve onlara yardım eden Etyopyalılar veya Sudanlılar, Armegeddon savaşında Yahudi milletini yok edecekti. Komplo teorisinde kıyamet savaşının Irak veya Suriye’den başlayacağı öngörülüyor. Irak’ın işgali sadece Babil’in intikamı değildir…

Peygamber Efendimiz’in (SAV) şemail tanımlamasına uyan milletler aslında Çinliler, Moğollar ve Mançuryalılar. Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in iki oğlu Çin ve Maçin’den türeyen bu soylarla Türkler akraba! Çünkü Türklerin ilk atasının adı Çin. Koreli ve Japonlar, Türklere Maçin’den türeyen Çinli ve Moğollardan daha yakın akraba milletler. Ural ve Altay dil grubuna bağlı olan ve gramer olarak Türkçe ile aynı özellikleri paylaşan Moğolca, Korece ve Japonca, Çince yani Mandarin diline daha uzaktır. Azeri profesör Mahmudov, bu iki milletle aynı kökten geldiğimizi doktorasında ve 1998’de yayımlanan kitabında ileri sürdü. Koreli ve Japonların Türklere olan derin sevgisi karşılıksız değildir.

18. yüzyıldan sonra iki yüzyıl boyunca İslam dünyasının ve tüm dünyanın üzerine çöken, sömüren ve katleden medeni görünümündeki vahşi barbarlar Büyük Britanya ve Fransa’nın Ye’cüc ve Me’cüc olduğu varsayılsada, 20. Yüzyıl ortasında iki milletde süpergüçlükten istifasını verdi. 2. Dünya savaşından sonra yaşanan soğuk savaş yıllarında, ABD ve Sovyetler Birliği, yeni Ye’cüc ve Me’cücler oldular. 21. Yüzyılın egemen güçleri, ABD ve Çin’i Ye’cüc ve Me’cüc görme eğilimi artıyor. Tüm dünyada 765 askeri üste toplam 2 milyon asker bulunduran ABD, halen askeri despotizm ile kapitalizmi ayakta tutuyor.

Şahsen, Ye’cüc’ün Çin olduğuna inanıyorum. Çin’in sadece erkek ve kadın asker sayısı tüm dünyada ordularındaki asker sayısından fazla. Resmi rakamlara inanmayın, köylü nüfusu askerleştirerek rejimi ayakta tutan Çin, ekonomik nedenlerle dışa taşmaya ve dünyayı yumuşakca istilaya devam ediyor. Peki  askeri saldırganlık yaparsa ne olur? ‘Büyük Satranç Tahtası’ kitabının yazarı, eski ABD Başkanı danışmanı ve Komünizme karşı ‘Yeşil Kuşak’ oluşturma projesinin mimarı Zbidnev Bzinevski gibi Amerikalılar çok tedirgin. Yakınlarda Bzinevski, ‘ İsrail’in peşinden körükörüne  gidersek 300 milyon insan çıkacak nükleer savaşta ölür, sonuçta ABD ve dünya kaybeder; İran’la savaş kırılma noktasıdır’ diye açıklama yaptı.

Akıllı Amerikalı kapitalistler, bu nedenle Çin’deki yatırımlarını Hindistan ve Avusturalya’ya kaydırma kararı aldılar. 2011 başından itibaren Çin’de faaliyet gösteren yabancı firmaların tümünün işçilerini zoraki olarak sendikalı hale getiren Pekin hükümeti, dünyanın en büyük sendikasını kurarak dişini gösterdi. Kanada ve ABD’de Wall Mart’da çalışanlar sendikalı değiller ama Çin’de artık sendikalılar. Çin’in dünya ticaretinin yüzde 40’ını ele geçirmesi gerçekten ürkütücü.  İran’a saldırıyı savaş sebebi sayacağını ilan eden Çin’in sert çıkışı dünya medyasında fazla yer bulmadı. Oysa Çin, enerji satın aldığı sadece İran’a değil son üç yılda tabi servetlerine büyük yatırım yaptığı Kongo, Angola, Somali gibi Afrika ülkelerine de elini koydu. Çinliler, Batılılara karşı yürüttükleri ekeonomik işgal savaşını sessizce kazandılar.

Ortadoğu’da işler karışık. Amerikan askerinin Irak’tan çekildiğini ileri sürenlere gülüyorum. Amerikan Kongre’sinden bütçe alamadığı için Irak’taki işgalci Amerikan askeri sivilleştirildi. Abu Garip’deki işkencelerin baş suçlusu olan ve intihar bombacılarını örgütleyen Blackwater güvenlik şirketi, 140 bin elemanının masrafını Irak devletine yükledi. İşgal sadece maske değiştirdi. Kuveyt, Dubai, Abu Dabi ve Katar’ın topraklarının yarısını Amerikan askeri alanı yapan ABD, Suudi Arabistan’da bulundurduğu 8 askeri üssünde 30 bin Amerikan askeri barındırıyor. Zımni işgal altındaki Arap ülkelerinde yaşanan bahar operasyonuyla kaynayan düdüklü tencerenin havagazı çıkartıldı. Diktatörlük dönemi şekil değiştirdi, çok uluslu firmalar, liberal ekonomi ve demokrasi modeline geçerek Çin’i ötelemeye çalışıyor.

Mısır’da İhvanı Müslim örgütlenmesinin partileşmesi ve ilk demokratik seçimde iktidarı paylaşması, başta Suriye ve Irak olmak üzere kuzey ve güney Afrika ülkelerini dönüştürecektir. Yıllardır hep kazandırdıkları Suudi Selefi, yani Vehhabi atına oynayan Amerikalılar, radikallerin yanına ılımlıları monte ederek denge politikası peşinde. Sonuçta ekonomiye hükmeden siyaseti kontrol edecektir. Tüketim alışkanlıkları Amerikanlaştığı sürece İslamlaşmadan korkulmuyor. Çin’den 2020 yılından itibaren endişe eden Amerikalı zengin elitler, her ülkede yükselen ulusal kapitalizmi çok uluslu şirketlerle destekliyor.

Ye’cüc’ü anladıkta peki Me’cüc kim? Bence ABD’yi yöneten karanlık gizli güç. Me’cüc, azınlık olsada fitneci, içe kapanık bir toplum; kapitali, finansı, medyayı ve dünya derin devlet yapılanması İllimunati’yi yönettikleri için kibirliler… 17 en zengin ailenin hepsi aynı malum millete mensup. Gizli ve açık örgütlerle kontrollerinde olan diğer 400 zengin aile ile dünya servetinin yüzde 25’ine sahipler ve genel olarak dünya ekonomisi ve politikalarında etkinler. ABD ekonomisi batınca veya süper güç olmaktan vazgeçince Zülkarneyn seddi yıkılacak, Çin her yanı kasıp kavuracak ve dünyayı boğacak girdabı, hercü merc savaşını Me’cüc  tetikleyecektir. Büyük yıkım savaşı olmadan barış dolu yeni dünya medeniyeti de kurulamayacaktır. Beklenen bu savaştan sonra 40 yıllık son ‘altın çağ’ adlanan dönemi, yeryüzü mirasçılarının medeniyetini, ayakta kalan tevhidi benimsemiş inançlılar oluşturacaktır.

Elbette geleceği, gaybı sadece Allah bilir. Umarım öngörülerimdeyanılıyorumdur da, büyük yıkım savaşı olmadan ‘altın çağ’ geliverir.

 

Genel, Yazılarım