<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title></title>
	<atom:link href="http://www.farukarslan.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.farukarslan.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 20 May 2012 17:47:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
		<item>
		<title>20 yıllık sicilim 1 gecede değişti</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4712</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4712#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 17:47:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4712</guid>
		<description><![CDATA[28 Şubat sürecinde ‘sakıncalı&#8217; görülen askeri personeli takip için hazırlanan fişlerdeki birbirinden ilginç çıktı. &#8216;Sakıncalı personel&#8217;i böyle tespit etmişler (!) 28 Şubat sürecinde TSK&#8217;dan ihraç edilen subaylarla ilgili hergün yeni bir “İşte 28 Şubat gerçekte buydu” dedirten gerçek ortaya çıkıyor. &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4712">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>28 Şubat sürecinde ‘sakıncalı&#8217; görülen askeri personeli takip için hazırlanan fişlerdeki birbirinden ilginç çıktı.</strong></p>
<p><strong>&#8216;Sakıncalı personel&#8217;i böyle tespit etmişler (!)</strong></p>
<p>28 Şubat sürecinde TSK&#8217;dan ihraç edilen subaylarla ilgili hergün yeni bir “İşte 28 Şubat gerçekte buydu” dedirten gerçek ortaya çıkıyor.</p>
<p>Emekliliğine 7 ay kala ihraç edilen <a title="Binbaşı Yahya Öztürk haberleri" href="http://gundem.bugun.com.tr/etiket/binbasi-yahya-ozturk.aspx" target="_blank">Binbaşı Yahya Öztürk</a> , hakkında tutulan “Sakıncalı Personel Kanaat Raporu”nda çarpıcı ifadeler yer alıyor.</p>
<p>20 sorudan oluşan sakıncalı personel Kanaat Raporu&#8217;nda birbirinden ilginç sorulara birbirinden ilginç gerekçelerle ‘sakıncalı&#8217; kanaati oluşturulduğu ortaya çıktı.</p>
<p><strong>‘Çocuğunun alt ıslatma sorunu var&#8217;</strong></p>
<p>Kara Kuvvetleri Komutanlığı&#8217;nın 7 Mayıs 1996&#8242;da verdiği emirle doldurulduğu yazılan <a title="Binbaşı Yahya Öztürk haberleri" href="http://gundem.bugun.com.tr/etiket/binbasi-yahya-ozturk.aspx" target="_blank">Binbaşı Yahya Öztürk</a>&#8216;le ilgili Kanaat Raporu&#8217;nda üstleri 20 soruya cevap vermiş.</p>
<p>Sorularda ‘Hoca, molla gibi sıfatları kullanmaktan hoşlanan bir durumu var mıdır?”, “Temasta olduğu kişilerin yaşam seviyeleri nedir?” gibi sorular yer alıyor. “Ailesinin önemli bir hastalığı var mı? sorusununun karşısına ‘Çocuğunun işeme sorunu var&#8217; cevabı ise dikkat çekici. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/yahya.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4713" title="yahya" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/yahya.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p>28 Şubat&#8217;a kadar dini hayatı yaşamak konusunda çok büyük baskı görmediğini anlatan Öztürk şöyle konuştu:</p>
<p><strong>20 yıllık sicilim 1 gecede bozuldu</strong></p>
<p>“28 Şubat sürecinde bir anda baskılar arttı. Özel hayata ilişkin her şey didiklenmeye başlandı. 10 Aralık 1996 yılındaki Askeri Şurada onlarca subay-astsubayın ihraç kararı çıktı.</p>
<p>İhraç edildiğimde benim emekliliğime 7 ay kalmıştı. O zaman bu kararı alanlar ‘Biz kendi evimizi temizliyoruz&#8217; diyorlardı.</p>
<p>1980&#8242;de Tankçı Teğmen rütbesiyle mezun oldum. O yıldan itibaren çeşitli görevlerde bulundum. En son Edirne 3. Mekanize Tugay Karargâhı&#8217;nda görev yaptım. 30 Ağustos 1996 Binbaşı rütbesine terfi ettim ve 10 Aralık 1996&#8242;da da ihraç edildim.</p>
<p>Hakkımda tutulan sakıncalı personel kanaat notunda sakallı kişilerle görüşüyor notu düşülmüş. Benim 20 yıllık sicil notum bir gecede değiştirilmiş ve Askeri Şura&#8217;ya disiplinsiz diye sunmuşlar.”</p>
<p><strong>Öztürk şöyle konuştu: </strong>“Kara Kuvvetleri&#8217;nin emriyle hazırlanan sakıncalı askerin bilgi notlarının üç-dört ayda bir yenileniyordu.</p>
<p>Durumunda değişiklik var mı yok mu diye yeniden düzenleniyordu. Üçüncüde yine değişmezse TSK&#8217;dan atılıyordu.</p>
<p>Ben İstihbarat Şube Müdürlüğü yaptım. Benimle ilgili bile belge doldurulmuş. Bunlara sicil amirleri kendi el yazılarıyla imzalayıp gönderiyorlarmış. <strong>‘Sakallı kişiyle görüştüğü tespit edilmiş&#8217;</strong> notu düşmüşler. Yani sakallı kişiyle görüşmek bile Ordu&#8217;dan atılmak için yeterli imiş.”</p>
<p><strong>İşe girdiğim firmaya baskı yapıldı</strong></p>
<p>İhraç edenlerin sivil hayatta da kendisini rahat bırakmadıklarını anlatan Öztürk “Atıldıktan sonra Edirne&#8217;den İstanbul&#8217;a gelmiştik. Birkaç arkadaşla tekstil firmasına girdik ama durup dururken işten çıkarıldık. Meğer işten çıkarılmamız için baskı yapmışlar. Sonra Ankara Sincan&#8217;a yerleştik. O zaman muhtarlar bile tapulu evime yerleşmek için işleri aksatıyordu.</p>
<p>Bir süre Keçiören ve Bağcılar Belediyelerinde çalıştım. 2004&#8242;te İstanbul Büyükşehir Belediyesi&#8217;nin Sebze Meyve Hal Müdürlüğü ardından şimdi İSKİ&#8217;de Destek Hizmetleri Daire Başkanı görevindeyim.</p>
<p>2009&#8242;da çıkan kanunla emeklilik hakkımızı geri aldık ama bu süreçte çok yıprandık” diye konuştu.</p>
<p>STAR GAZETESİ</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4712</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Güney Afrika; kaybedilmiş savaşı kazanan mı, kazanılan savaşı kaybeden mi?</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4708</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4708#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 17:38:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4708</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Kurucan Güney Afrika; kaybedilmiş savaşı kazanan mı, kazanılan savaşı kaybeden mi? Town diyorlar Johennesburg&#8217;lular şehir merkezine. 1970 yılından beri taş üstüne taş konmasa da, Afrika&#8217;nın Batı standartlarını yakalayan bu şehrini, tatlı bir sonbahar akşamının ılgım ılgım esen rüzgar ve &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4708">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div align="left">
<table width="100%" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="bottom" width="35%"><a href="mailto:a.kurucan@zaman.com.tr"> <img src="http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay-yeni/ahmetkurucan.jpg" alt="" width="235" height="110" border="0" /> </a></td>
<td valign="bottom" width="2%"></td>
<td align="left" valign="bottom" width="40%"><a href="mailto:a.kurucan@zaman.com.tr"> Ahmet Kurucan</a></td>
<td align="right" valign="bottom" width="23%"></td>
</tr>
<tr>
<td colspan="4">Güney Afrika; kaybedilmiş savaşı kazanan mı, kazanılan savaşı kaybeden mi?</td>
</tr>
</tbody>
</table>
</div>
<p>Town diyorlar Johennesburg&#8217;lular şehir merkezine. 1970 yılından beri taş üstüne taş konmasa da, Afrika&#8217;nın Batı standartlarını yakalayan bu şehrini, tatlı bir sonbahar akşamının ılgım ılgım esen rüzgar ve ışıl ışıl yanan lambaları eşliğinde görelim istedik. Yolda trafik çevirmesi vardı. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/afrika.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4709" title="afrika" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/afrika.jpg" alt="" width="287" height="176" /></a></p>
<div id="haberMetinDiv">
<p>Sadece ehliyet sordu polis. Türkiye ehliyetiyle araba kullanılabildiği için ehliyetini değiştirmemiş bize rehberlik yapan arkadaşımız. Polis ehliyette ülke ismi ve son kullanma tarihi olmadığı için kabullenmedi ve bize uzun uzadıya bunun gerekliliğini anlattı. &#8220;Amenna ama biz ne yapabiliriz ki, devletimiz böyle belirlemiş ehliyet stilini.&#8221; deyince polis ağzındaki baklayı çıkardı, &#8220;Sahte bu.&#8221; dedi. Bunun üzerine ben ve arabada bulunan bir başka arkadaşım kendi ehliyetlerimizi gösterince &#8220;Tamam, şimdi inandım.&#8221; dedi ama bu defa Türk büyükelçiliğinden uygulamanın böyle olduğuna dair bir belge istedi. Aksi halde 1775 rand para cezası keseceğini, bu parayı peşin vermeme durumunda bizleri karakola götüreceğini söyledi. &#8220;Ne olacak?&#8221; dedim. &#8220;Büyükelçilikten böyle bir belge gelene kadar orada kalacaksınız.&#8221; dedi. Cuma akşamıydı. Bu hesaba göre 2 gün karakoldayız. Sordum, &#8220;Pazartesiyi mi bekleyeceğiz?&#8221;. Umursamaz bir tavırla &#8220;Ne yapabilirim ki!&#8221; tarzında omuz silkti.</p>
<p>İşin ciddiyetini anlayınca yerli rehberimizin rüşvet teklifine asıldık. &#8220;Bize bir iyilik yap.&#8221; cümlesi ile başlayan asılma 100 rand ile son buldu. Açıktan da değil; &#8220;Ruhsatın içine koyun, öyle verin.&#8221; dedi. Aynen dediği gibi yaptık. Bir görecektiniz polisi; ruhsatın içindeki parayı cambazları aratmayacak el çabukluğu ile evraklarının arasına indirdi ve bize &#8220;Güle güle&#8221; dedi.</p>
<p>Oradan ayrılırken rehberimiz, &#8220;Bozuğum yoktu, onun için 100 verdim; aslında bu işin rayici 50 rand, hatta bazıları 100 verip 50 geri isterler, benim İngilizcem olmadığı için diyemedim. Pazarlık da yapıldığı olur.&#8221; Zaten şaşkınlık yaşıyorduk; son sözler şaşkınlığımızı daha da artırdı. Malesef böyleymiş Güney Afrika&#8217;da. Özellikle yerli (siyahi) polisler rüşveti geçim kapısı yapmışlar. Söylenene göre beyaz polisler ise hiç almazmış.</p>
<p>Sadece bu alanda mı? Kısa süren seyahat ve ziyaretimizde çeşitli kişilerden aldığımız bilgiler bu soruya hayır cevabını vermemizi gerektiriyor. Rüşvet, özellikle 1994 sonrası hayatın birçok alanında kendine yer buluyor.</p>
<p><strong>Afrika&#8217;da beyazlar da yerli!</strong></p>
<p>Neden 1994? Malum Güney Afrika Mandela&#8217;nın ülkesi. Ülkenin İngiliz kökenli sömürgeci beyazların elinden kurtulması, Mandela&#8217;nın &#8216;özgürlük, sorumluluk, eşitlik, saygı, uzlaşma, çoğulculuk, demokrasi&#8217; ilkeleri ile bayraklaştırdığı mücadelenin 27 yıllık hapis hayatını müteakip yapılan ilk seçimlerde olmuş. Siyahiler yönetimi 1994 seçimlerinde devralmış. Bir başka tabirle siyahiler hükümet etmeye başlamışlar ülkeye. Burada siyahiler yerine yerliler de diyebilirdim ama &#8217;400 yıldır buradayız, burası artık bizim de ülkemiz; biz de yerliyiz.&#8217; diyen yüzde 17-20 oranında beyaz var. Bu yaklaşıma hak verenlerin çoğunluğu teşkil etmesi gerçeğine dayanarak yerliler yerine siyahiler demeyi tercih ettim.</p>
<p>Ehliyet vakasından hükümeti devralmaya geçmemin sebebi bu ikisi arasında bir alakanın varlığından dolayı. Şahsi kanaatim, siyahiler intikam alıyor. Asırlar boyunca beyaz hakimiyeti ve baskısı altında yaşamış olmanın ezilmişliğini rüşvet hadisesinde yaşadığımız türden davranışları ile üzerlerinden atıyor ve psikolojik rahatlama sağlıyorlar. Rüşvet ve benzeri yanlışlıkları yapmama noktasında kendilerini bağlayan bir inanç ya da aşkın iradeye teslim olmayınca, işler de çığırından çıkıyor. Son tahlilde kaybeden ülke oluyormuş. Gördüğüm kadarıyla şimdilik bunu düşünen çok yok. Ülkeye ciddi yatırımların yapılmamasından bürokratik işlemlere uzanan geniş çerçeve bunu gösteriyor.</p>
<p>İsterseniz bazı kesitler sunayım sizlere: Ülkenin % 90&#8242;ı Hıristiyan. Müslümanların toplam nüfusa oranı % 2,5. Beyazlar % 15, geri kalan siyahi. Siyahi nüfustan her dört kişiden biri AIDS hastası. İstatistiklere göre yıllık ölüm adedi 300 ile 400 bin arası&#8230; Halk bunu şöyle formüle etmiş: &#8220;Günde 1000 kişi AIDS&#8217;ten ölüyor.&#8221;</p>
<p>Kızların evlilik öncesi gayrimeşru ilişkiden çocuğunun olması normal, hatta teşvik edilen bir unsur; çünkü kadın bununla doğurganlığını ispatlıyor ve daha rahat koca buluyormuş. Hırsızlık rüşvetten daha kötü ve toplumun tüm alanlarına sirayet etmiş durumda. En çok hırsızlık da perşembe akşamları oluyormuş. Sebebi; hafta sonu akşamları eğlenmek için. Belki de bu nedenle en çok kazanan ticaret alanlarından biri güvenlik. Evlerin etrafında duvar, duvarların üzerinde elektrik verilmiş dikenli tel, her tarafı sarmalayan kameralar ve devriye gezen özel güvenlik şirketi elemanları&#8230; Yaşadığınız evin sınırları içine girdiğiniz andan itibaren kendinizi güvensiz ama güvenlik tedbirleri alınmış bir hapishanede hissediyorsunuz.</p>
<p><strong>Madende kararan hayatlar</strong></p>
<p>Dünyanın en büyük yapay ormanının Johennesburg şehri olduğunu biliyor muydunuz? 10 milyon insanın yaşadığı bu şehir alanında belediyeye kayıtlı tam 9 milyon ağaç var ve bu ağaçların dalına dokunamazsınız belediyeden izin almadan.</p>
<p>En çok dikkatimi çeken şeylerden birisi şehir içi dolmuşların üzerinde hiçbir ismin, rakamın olmaması. Bunun yerine duraklarda baş parmağını yukarı kaldıran, aşağı indiren, şehadet ve orta parmağını birlikte kaldırıp sağa-sola yatay döndüren vs. çeşitli hareketler yapan insanlar var. Meğer ki yolcunun gideceği semtin işaretleriymiş bunlar. Dolmuş şoförü o işaretlere göre durakta duruyor veya yolcusu yoksa devam ediyor.</p>
<p>Ve Güney Afrika denince öteden beri akla ilk gelen maden: altın&#8230; 1977 yılında kapatılmış ve şu an itibarıyla şehrin göbeğinde yer alan, müze turu turistlik bir mekan olarak kullanılan altın madenine gittik. Adı Gold Reef City. Yerin 3200 metre altına inilmiş bu madende. 57 kat var. Biz rehber eşliğinde 5. kata yani 225 metre tabana indik. Başlangıcından bugüne altın madeni çıkarımındaki safhaları ve çalışma şartlarını gördük. Rahatlıkla diyebilirim, ölümü ensemizde hissettik. Zaten sadece bu altın madeninde toplam 80 bin kişi ölmüş, 1 milyon kişi de sakat kalmış. &#8220;Değer miydi?&#8221; diyor insan kendi kendine.</p>
<p>Afrika&#8217;nın başka birçok ülkesinde olduğu gibi &#8216;orta sınıf&#8217; burada da yok. Ya zengin ya da hayatını 6 metrekarelik teneke evlerde 8-9 çocuğu, iki-üç hanımı ile birlikte geçiren fakir insanlar var. Yaşam standartların altında-üstünde diye mukayeselere gidemezsiniz çünkü 1 doların altında günlük geleceği bile olmayan bir insan için standardı bırakın, yaşamak bile lüks ve mucize. Hayatta kalma mücadelesi veriyor insanlar burada.</p>
<p>1994 yılında Mandela iş başına geldiği zaman kaybedilmiş savaşı kazanmış insanlar diye görmüştük siyahileri. Mücadelenin, azmin, sabrın zaferi diye nitelemiştik burada olanları. Ama birebir gördüğüm manzara beni farklı düşündürtmeye başladı. Kazandıkları savaşı kaybetmek üzere olan demenin daha isabetli olduğuna dair bir kanaat hakim oldu bende. Yol arkadaşım da farklı bir zaviyeden benzeri kanaate sahip. O düşüncelerini bir cümle ile şöyle özetledi bana: &#8220;Güney Afrika, Afrika coğrafyasında Anglo-Sakson kimliğinin inşa edildiği, siyahi görüntünün beyaz refleksler verdiği bir dünya.&#8221;</p>
<p>Kırılmış onurlar; kaybedilmiş kimlikler, aşkın bir iradeyi tanımayan akıllar, manevi tatminden uzak kalpler, birikmiş öfkelerini kusmak için önlerine çıkan her fırsatı değerlendirmeye duran serazad nesiller; Güney Afrika&#8217;nın benim baktığım pencereden görünen yüzü bu.</p>
<p>Son söz; polis çevirmesi ve aramızda geçen muhavereyi İstanbul&#8217;da bir arkadaş meclisinde anlattığımda herkes ehliyetine sarıldı. Son kullanım tarihi bir kenara; ehliyetlerimizin üzerinde Türkiye Cumhuriyeti yerine sadece TC yazıldığını hayretle müşahede etti ve şaşırdılar. Bu uygulamaya karar veren yetkililer ihtimal United States of America (USA), European Union (EU) gibi TC&#8217;nin de dünyanın her yerinde bilineceğini düşündüler ve onun için ülkemizin adını açıkça yazmadılar. Eğer öyleyse bilsinler ki şimdilik bilinmiyor ve bizleri sıkıntıya sokuyor. Yetkililere duyurulur.</p>
<p>Zaman, 20.05.2012</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4708</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medya, Kriptolar ve Fenerbahçe Üzerine</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4703</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4703#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 17:14:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4703</guid>
		<description><![CDATA[ Hayatın önemli bütün alanlarında olduğu gibi, birilerine önemli hareket alanları açan, operasyon imkanları tanıyan, psikolojik harekat kabiliyeti sağlayan yazılı ve görsel medyada da kripto ecnebiler etkin ve baskındırlar. Her ne kadar son zamanlarda tekel durumları sona ermiş ise de, değişik &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4703">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<address> Hayatın önemli bütün alanlarında olduğu gibi, birilerine önemli hareket alanları açan, operasyon imkanları tanıyan, psikolojik harekat kabiliyeti sağlayan yazılı ve görsel medyada da <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/kripto-ecnebiler/" target="_blank"><strong><span style="color: #0070c5; font-family: Trebuchet MS;">kripto ecnebiler</span></strong></a> etkin ve baskındırlar. Her ne kadar son zamanlarda tekel durumları sona ermiş ise de, değişik yelpazedeki medya organlarında kripto ecnebiler hala çok güçlüdürler. Kamuoyu oluşturma ve etkileme araçlarının başında gelen sanat ve sinema sektöründe ciddi bir kripto egemenliği vardır. Son tartışmalarda “sanatçı” denilen, hazineden beslenen şarlatanların kopardığı kıyamette yine kriptoların etkinliği vardır. (İlerde “Kriptolar ve sanat-sinema” konusu belki ayrı bir yazı olabilir).</address>
<div>Kripto yapıların sistemin ve devletin bütün ünitelerine hakim olduğu <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/tek-parti-donemi/" target="_blank"><strong><span style="color: #0070c5; font-family: Trebuchet MS;">Tek Parti dönemi</span></strong></a>&#8216;nde medya aktörlerinin, patronların, yazar çizerlerin neredeyse tamamı kriptolardan oluşmakta idi. 1950’lere kadar olan dönemde bütünüyle, 1980’lere kadar olan dönemde ağırlıklı olarak medyada öne çıkanlar misyon sahibi, kriptolar adına hareket eden kişilerdi. Magazin basını ve medyasında rol alan, nesilleri yozlaştırmak ve aileyi yıkmak üzere özel görevlendirilmiş, sanatla-estetikle alakası olmayan ahlaksızlar ise ekseriyetle bu vazifeyi “görev şuuruyla” yapan kriptolardır. Türk sinemasının, sanatının, tiyatrosunun vd duayenleri denilen insanlara mercek tuttuğunuzda benzer tablo karşınıza çıkar. Bu alanın patronajı (magazin medyanın, ajansların, sinema sektörünün, tiyatro alanının) bu tür yapıların kontrolündedir. Patronlar ahlaksızlığı yaymayı vazife bilen, Türk-İslam toplumuna hınçla dolu kripto bayan-erkeklerin yanında fakirlik, zaruret veya eğitimsizlik, ilgisizlik yüzünden ağlarına düşürdükleri Müslümanları, özellikle genç kız ve kadınları da ahlaksız uygulamalarına, toplumu deforme etme stratejilerine malzeme yaparlar. Toplumda fuhşu ve pornografiyi yayarlar. 1980’lerden sonra medyada kısmi çeşitlenme olmuş, yerli ve milli unsurlar da devreye girmeye başlamış; AK Parti hükümetlerinden sonra epeyce güçlenmiş ise de, hala medyada kriptoların ağırlığı vardır.</p>
<div id="attachment_4704" class="wp-caption alignleft" style="width: 269px"><a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/cemaat1.jpg"><img class="size-full wp-image-4704" title="cemaat" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/cemaat1.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a><p class="wp-caption-text">Ergenekon yine suçüstü yakalandı FA</p></div>
</div>
<div>Kripto kalemler ve medya aktörleri yelpazenin her tarafında görev alırlar. Bunlardan merkezde duranlar, merkezin sağında duranlar, merkezin solunda duranlar, aşırı sol guruplar yanında “İslamcı” modunda yazan-çizen ve konuşanlar vardır. <strong>İslam ülkelerinde ırkçı ve milliyetçi hareketleri kuranların ve organize edenlerin neredeyse tamamı gayrı Müslimlerdir.</strong></div>
<div>Türkiye’de ise bu alanda kripto Ermenilerin etkinliği vardır. Başlarda kripto Yahudiler tekelinde olan ırkçı-milliyetçi akımlar sanki son 30-40 yıl içinde <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/kripto-ermeniler/" target="_blank"><strong><span style="color: #0070c5; font-family: Trebuchet MS;">kripto Ermeniler</span></strong></a>e terk edilmiş gibidir. Bu nedenledir ki milliyetçi hareketlerin üst yapısı ile tabandaki samimi, ama zavallı kara Türkler arasında bir bağ-ortak nokta, benzerlik  (yaşantıda, düşüncede, hayat standardında vd) yoktur. <strong>Kürtçü milliyetçi akımlarla da Kürtçü taban arasında aynı paradoks vardır.</strong> Tuhaf olanı “İslamcı yazar”, “İslamcı aktivist” vs diye anılan, medyada yer alan bazı kişilerin de kripto ecnebi olmasıdır. (İnsanları suizanna sokmak, inananları toptan itham etmek doğru değil. Bu türden kişiler az sayıda, ama provokatif yazılar yazan, tavırlar sergileyen, medyaca öne çıkarılan isimlerdir) Zekeriya Kara ve Yaşar Karanlık gibi meselenin biraz tiyatral tarafını oluşturan ve müminlerce pek de itibar edilmeyen şahsiyetler tasnif dışı. Ama sübyancı Horbo, provakatör Diliyakan gibi bazı elemanlara Müslümanlarca itibar edilebilmekte ve yazdıkları-söyledikleri kabul görebilmektedir.</div>
<div>Liberal söylemlerle, özgürlükler arkasına saklanarak PKK-KCK müdafaasına girişen aydınlara bakıldığında da benzer sonuçlara ulaşılır. Dağa kolay girip çıkabilen, APO’ya akıl veren, eski tüfek solcu, itibar gören, uluslararası akredite olan yazarlar da kripto özelliklere sahiptirler. İrtica sopasını en çok kullanan, tehlikenin farkında olmaya çağıran gazete; Türkiye Türklerindir derken Karatürklerin beline beline vuran amiral gemisi, kripto yapıların eleman üreten, yazar yetiştiren kurumsal yapılarıdır. Şu an kodeste olan Pirinççi gibi aşırı sol adına gazeteler çıkaran, yazılar yazan provakatör ajanlar da kripto ecnebidir ve militan sol üzerinde oldukça etkilidirler. Sol aydınların ağabeyi, duayen yazar, Amerikan hastanesinde vefat eden anti Amerikancı İ.S de kripto ecnebidir, Sebataydır. Millete “bidon kafalı”, “göbeğini kaşıyan” diyenler; “benim oyum çobanla bir mi olacak?” diyen sanatçı, yazar kılıklılar da öyledir. “Ülkeyi terk ederim ha!” diye ikide bir milleti, tehdit eden sanatçı SAYılan fazilet mahrumu piskopatın soyu bu ülkeye İspanya’dan göç etmiştir. Ömrü boyunca İslam’a sövmeyi, inançlı insanlara hakaret etmeyi görev bilen Çölayısı ailesi de kripto ecnebidir. Demokrat Partinin avukatıyım diye yıllarca milleti kandıran, sahte demokrat da bunların cinsindendir ve Çölayıları ile akrabadır. Kupa meselesinde içinde sakladıklarını tutamayıp küfreden adam da İzmirli <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/sebataylar/" target="_blank"><strong><span style="color: #0070c5; font-family: Trebuchet MS;">Sebataylar</span></strong></a>dandır. Yaptığı ahlaksızlığa rağmen bu adamı savunan ve kendisine “linç girişiminde bulunuldu” diyenlere de bakmakta yarar var diye düşünüyorum. Bakalım hükümetin medyası bu adama yaptığı edepsizliklere rağmen yazdırmaya devam edecek mi?</div>
<div><strong>Bunlar, kurdukları tuzaklara rağmen etkili olabilmiş toplum önderlerini, Gül ve Erdoğan gibi liderleri “Ermeni”, “Yahudi”, “CIA ajanı”, “MOSSAD ajanı”, “Amerikancı” olmakla itham ederler; itibarsızlaştırmak için yazılar, kitaplar yayınlarlar.</strong> Kendi özelliklerini, olumsuzluklarını başkalarına yansıtarak kafa karışıklığına neden olmakta, zihinleri bulandırmakta ustadırlar. Popüler yayın organlarında çıkan Sebataylarla, kripto ecnebilerle ilgili pek çok kitap bunlar tarafından çıkarılmaktadır. Bu konuların uzmanı kesilen Yalçın’ların bizzat kendileri Sebataydırlar… Gerçek Sebatayları-kripto yapıları deşifre eden Karatürklerin sesi-soluğu ise örülmüş kripto medya duvarlarını aşıp topluma ulaşamaz. Vatandaş çok satan popüler kitaplardan bir şeyler öğrendiğini sanır. Oysa bir doğrunun yanında beş yalanı yutmak durumunda kalır…</div>
<div>Bu kesim toplumu yönlendirecek, kamuoyu oluşturacak kavramlar üretmekte ve bunları gündemde tutmakta çok mahirdirler.  “Eksen kayması”, “mahalle baskısı”, “Malezyalaşma”, “Dokunan yanar”, “endişeli modern” gibi söylemleri tasarlayıp kamuoyuna pompalayan da bunlardır.</div>
<div><strong>NOT:</strong> Pek çok defa belirttiğimiz üzere, açık ecnebilerle veya ihtida etmişlerle bir derdimiz yoktur. Bilakis açık ecnebilerin evrensel hakları verilmeli, ırkçı-katı kesimlerden korunmalı, din ve kültürlerini herhangi bir baskıya maruz kalmadan yaşamaları devlet-toplum tarafından sağlanmalıdır. Yazının konusu açık ecnebiler, Ermeniler ya da Yahudiler değil, münafıklığı kurumlaştırmış, Türk ve Müslüman kimliği altında topluma, değerlere sövenlerdir.</div>
<div>*                             *                             *</div>
<div><strong>FENERBAHÇE ÜZERİNDEN ERGENEKON HURUCU!</strong></div>
<div>Fenerbahçe adına konuşanlar şirazeden çıktı. Olaylara kuşbakışı baktığınızda Ergenekoncularla bazı Fenerbahçelilerin şike zanlısı,  TSK müteahhidi başkanlarını kurtarmak için müşterek hareket ettikleri anlaşılıyor. Fenerbahçe’nin mantık ve muhakeme mahrumu kitlesi Ergenekoncular için adeta can simidi oldu. Derin yapılar Fenerlilerin hazmedemedikleri yenilgi üzerinden bir camiayı, <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/ergenekon-davasi/" target="_blank"><strong><span style="color: #0070c5; font-family: Trebuchet MS;">Ergenekon davası</span></strong></a>nı sorgulanır hale getirmeye çalışıyorlar. Maalesef makul, gerçek Fenerbahçelilerin bu azgın ve provakatif Fenerliler karşısında sesi çıkmadığı için, Fenerbahçe adına söylenenler bütün Fenerbahçelilerin üzerine yapışıyor. Gerçek Fenerbahçeliler bu oyununa gelmemeli ve takımlarını seviyorlarsa, provokatörlere karşı seslerini yükseltmeliler.</div>
<div>Ergenekon elindeki bütün malzemeyi yitirdi; şimdi tribünleri ve mağlup bir takımın taraftarlarını kullanmaya soyundu… Kadıköy’de yaşanan olayların baştan itibaren planlı olduğu ve güdümlü bir gurubun kendilerine biçilen rolü ustalıkla oynadıkları görülüyor. Birileri Ergenekon bitti, “dalgalar ülkeyi boğar” diyordu. Ergenekon statlardan hortladı. Eğer darbecilere, Ergenekonculara, soygunculara merhamet ederseniz, nereden hortlayacakları ve sizi nasıl sıkıntıya sokacakları belli olmaz. En zor zamanda gündemi provoke eder; ülkeyi, hükümeti, milleti sıkıntıya sokarlar. <a href="http://www.yusufgezgin.com/tag/fenerbahce/" target="_blank"><span style="color: #0070c5;"><span style="font-family: Trebuchet MS;"><strong>Fenerbahçe</strong> </span></span></a>Ergenekon’a feda edilmemeli, Fenerbahçeliler uyanık olmalı ve derin oyuna ayıkmalılar.</div>
<div><a title="2012-05-20T01:37:34+0000" href="http://www.yusufgezgin.com/medya-kriptolar-ve-fenerbahce-uzerine/" rel="bookmark" target="_blank"><abbr title="2012-05-20T01:37:34+0000">May 20th, 2012</abbr></a> by <a target="_blank">Yusuf GEZGİN</a>.com</div>
<div>Tanımadan, bilmeden Hizmet&#8217;e düşmanlık yapılıyor</div>
<div>
<div id="news-detail-spot">Fethullah Gülen Hocaefendi&#8217;nin tefsir ve fıkıh derslerinden bazı nüktelerin yer aldığı Herkul Nağme&#8217;de önceki gün Gülen&#8217;in son zamanlarda Hizmet&#8217;i tanımadan yapılan düşmanca tavırlarla ilgili sözlerine yer verildi.</div>
<p>O ifadelere göre Gülen, hizmeti &#8220;şeffaf değil&#8221;, &#8220;Fener&#8217;in ışığına o üfledi&#8221;, &#8220;gizli ajandası var&#8221;, &#8220;siyasete bulaştı&#8221; diyerek karalayanların pek çoğunun, görmeden, tanımadan ve Hizmet ya da temsilcileri hakkında iki satır okumadan düşmanlık derecesinde yorumlar yaptığına dikkat çekti. Hocaefendi, bu kişilerin bencilliğinden ya da mensup bulunduğu dairenin enaniyetinden dolayı muhalif davrandığını belirtti. Bütün bu iftiralar ve saldırılar karşısında yılmamak gerektiğini kaydeden Hocaefendi, kötü insanlarla değil, kötü sıfatlarla mücadeleye devam etmenin lüzumuna işaret etti. Akrebin soktuğu, gülün koklandığı, bülbülün şakıdığı gibi o şerirlerin de kendi karakterlerinin gereğini sergilediklerini belirten Hocaefendi, Hizmet erlerinin de kendilerine yakışan muhabbet fedaisi ve sulh kahramanı olma tavrını ortaya koymalarının icap ettiğini dile getirdi.</p>
<p>İSTANBUL ZAMAN</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4703</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Adaletsiz Uygulamaların Pes Dedirttiği Astsubaylar!</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4690</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4690#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 11:19:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4690</guid>
		<description><![CDATA[Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin olmazsa olmaz unsurları Assubayların meslek adı Assubay mıdır? Yoksa Astsubay mıdır? Astsubaylar ordu yönetimine bir süredir &#8216;Kral Çıplak&#8217; diyorlar ama aldıran yok, Genelkurmay bu çığlığa ses vereceğine birde utanmadan muhtıra yayınlıyor&#8230; Şimdi bazılarınız ve meslektaşlarım başka mesele &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4690">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin olmazsa olmaz unsurları Assubayların meslek adı Assubay mıdır? Yoksa Astsubay mıdır? Astsubaylar ordu yönetimine bir süredir &#8216;Kral Çıplak&#8217; diyorlar ama aldıran yok, Genelkurmay bu çığlığa ses vereceğine birde utanmadan muhtıra yayınlıyor&#8230;</p>
<p><iframe width="610" height="458" src="http://www.youtube.com/embed/Ib7DHALcrR8?fs=1&#038;feature=oembed" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p>Şimdi bazılarınız ve meslektaşlarım başka mesele kalmadı mı? Assubay olsa ne olur Astsubay olsa ne olur? dediklerini duyar gibiyim Ben yazılarımda assubay yazıyorum nedeni ise Türkçe dil uyumu ve imla kuralları malumunuz olduğu gibi Türkçede üç sessiz harf bir arada kullanılmaz bunun sonucu olarak astteğmen yerine asteğmen, üstteğmen yerine üsteğmen, astbaşkan yerine asbaşkan der ve yazılarda bu kurala uyarız; ama konu assubaylara gelince art niyet eseri olarak illaki ast hecesine vurgu yapılacak! öyle ya, bizler ordunun ast elemanlarıyız bunu unutmamamız haddimizi bilmemiz gerekir&#8230;</p>
<p>Türk Dil Kurumuna baskı yapıldı ve 1980 öncesi imla kılavuzlarında yazan assubay kelimesi astsubay olarak değiştirildi yani Türkçe ses uyumu ve dil kuralları hiçe sayıldı emir demiri kesti. (çünkü TDK bize konuyu bilimsel olarak açıklamak yerine temaüller gereği bu şekilde yazılıyor yanıtını verdiler)</p>
<p>5802 sayılı yasa ile assubayların statüleri belirtilmiştir; yasanın tarifinde ve uygulamada subayın en yakın yardımcısı olarak tanımlanmıştır. Assubaylar statülerine saygılıdırlar, kıyafetleri ile de yüzlerce metreden belli olurlar, astsubay denmesi onları küçültmez, assubay denmesi de yüceltmez. Haksızlıklara, mağduriyetlere rağmen bu ülke için ettikleri yemine sadıktırlar. Döktükleri ter ve kanla onur duymuşlardır. Assubay yazmalarının tek nedeni uygulanmak istenen tahakküme karşı olmalarından kaynaklanmaktadır.&#8221;</p>
<p>Daha sonra bu konu ile ilgili olarak Taşkın KIZILYEL isimli meslektaşımız TDK. na bilgi edinme başvurusu yapmış ve aldığı yanıt aşağıdadır.</p>
<p>“Türk Dil Kurumu Başkanlığının Türkçe sözlük ve imla klavuzlarında bulunan ASTSUBAY kelimesi ile ilgili bilgi edinme hakkıma ait verdikleri cevap aşağıda olduğu gibidir. bilgilerinize. ancak verilen cevap tatmin edici değildir.”</p>
<p>&#8221; İlgi: 16/01/2007 tarihli yazınız. Astsubay ve asteğmen sözleri ast ve subay, ast ve teğmen sözlerinin birleşiminden oluşmaktadır. İlk kelimenin aslı “ast”tır. Ast sözü Türkçe Sözlük’te şu şekilde tanımlanmıştır:</p>
<p>“1. Alt.</p>
<p>2. Birinin buyruğu altında olan görevli, madun.</p>
<p>3. Birine göre alt aşamada olan kimse, madun.</p>
<p>4. askerlik Rütbe veya kıdemce küçük olan asker.”</p>
<p>Üstteğmen ve astteğmen sözlerinde iki t harfinin yan yana gelmemesi ve dilde kakafoni oluşmaması için t ünsüzlerinden biri düşürülmüştür. Astsubay sözünde ise aynı ses olayı görülmemektedir; aynı ünsüzden iki tanesi yan yana gelmemektedir. Türkiye Türkçesi Grameri adlı çalışmada şu bilgiler yer almaktadır: Türkçe kelime köklerinde iki ünsüzün yan yana geldiği durumlar vardır: alt, sırt, üst; art-, ört-, yırt-. Bu köklerden türetilen sözler (altlık, sırtçı,üstlük), çekimli filler (artmış, örtmüş, yırtmış) ve birleşik sözlerde (altyapı, üstyapı, astsubay) üç ünsüzün yan yana geldiği görülmektedir.</p>
<p>Bilgilerinizi rica ederim.</p>
<p>Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN Türk Dil Kurumu Başkanı”</p>
<p>21 Ocak 2007 Tarihinde bu konu ile ilgili olarak Sayın Taşkın KIZILYEL’e</p>
<p>Halil ERGENLİ tarafından gönderilen ileti ve yanıtı da aşağıdadır.</p>
<p>İLETİ :</p>
<p>“MERHABA,<br />
TEMAD mesaj panosunda yayınlanan, Türk Dİl Kurumu Başkanlığının bilgilendirme! metnini ibretle  okudum. Gerçekten dili kullanma ve işine gelen örnekleri verme konusunda çok başarılılar. Örnekler  doğru verilmiştir fakat AS(T)BAŞKAN sözcüğünün niçin T harfi düşürülerek yazılmadığı konusunda<br />
yine teğet geçilmiştir. Çünkü, kendi sözlüklerinde &#8220;ikinci başkan&#8221; olarak açıklanan ASBAŞKAN  sözcüğü eğer baştaki AS eki AST sözcüğünden T düşürülerek türetilmemişse &#8220;bir işte başta gelen birinci&#8221; anlamı taşıyan ek nedeniyle &#8220;birinci başkan&#8221; anlamı taşıyacaktır.<br />
Bu durum da AS(T)SUBAY sözcüğü ile ilgil açıklamaları havada bırakmaktadır.</p>
<p>EMEKLİ ASSUBAYLAR</p>
<p><a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/astsubay.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4695" title="astsubay" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/astsubay.jpg" alt="" width="272" height="185" /></a></p>
<p>Yaşayan bir varlık olan dilimiz nedense bir türlü astsubay demeyi öğrenemedi. Hep assubay diyor. Astsubay diyemediğinizi, deseniz bile ilginç bir uyumsuzluk olduğunu denediğinizde fark edeceksiniz. Birde, astbaşkan demeyi denediğinizde bunun telaffuzunun astsubayın telaffuzundan daha kolay olduğunu görmekteyiz. Ancak astbaşkanların kariyer sahibi, etkili insanlar olması münasebetiyle asbaşkan olarak ifade edilmekte ve yazılmaktadır. Kendi parasıyla kurulan OYAK Yönetimine dahi sokulmayan bizlerin statü adının, astsubay olarak yazılması tamamen diğer etkenlerin bir devamı olduğunu değerlendirmekteyim. Bu durumda assubay demeye devam edeceğiz</p>
<p>Bu arada Türk Dil Kurumuna assubay kelimesinin yazılışı ile ilgili olarak bilgi edinme kanunu kapsamında Taşkın Kızılyel&#8217;in sorduğu soruya gelen cevap aşağıda olduğu gibidir.<br />
Verilen cevap ile 1981’de muhtemelen ihtilalcilerden gelen bazı istekler sonucu assubay kelimesinin astsubay şekline çevrildiği itiraf edilmiş oluyor. Kızılyel&#8217;e gönderilen yanıt:</p>
<p>İlgi: 20/01/2007 tarihli yazınız.</p>
<p>Kurumumuzca 1981 yılından bu yana yayımlanan bütün imla ve yazım kılavuzlarında yazınızda sormuş olduğunuz assubay sözü astsubay biçiminde yazılmıştır. 2005 baskılı Yazım Kılavuzunda aynı şekilde üstsubay sözü de bulunmaktadır. Asteğmen ve üsteğmen sözlerinin bu şekilde yazılışı ise 1941 yılından bu yana gelenekleşmiştir. Astteğmen ve üstteğmen yazılışlarında sesinin çift olarak okunmasının söyleyişte zorluk yaratacağı düşüncesiyle asteğmen ve üsteğmen biçimindeki yazılışlar benimsenmiştir. Asbaşkan sözü ise 1941 yılından beri yayımlanan yazım kılavuzları ve sözlüklerde bu yazılışıyla gelenekleşmiştir.</p>
<p>Bilgilerinizi rica ederim.<br />
Prof. Dr. Şükrü Halûk AKALIN<br />
Türk Dil Kurumu Başkanı</p>
<p>Hikayeyi bilirsiniz. Padişah vezirine benden öyle bir özür dile ki kabahatinden büyük olsun yoksa kellen gidecek demiş. Vezir düşünmüş ve bulmuş padişah önde yürürken arkasından elle tacizde bulunmuş. Padişah öfke ile arkasını dönünce. Özür dilerim sultanım sizi hanım sultan sandım demiş. ÖZÜR KABAHATTEN BÖYLECE BÜYÜK OLMUŞ. TDK açıklama yaptıkça batıyor, bakın yukarıdaki yanıtına. Asteğmen,üsteğmen sözlerinin bu şekilde yazılışı 1941 yılından beri gelenekselleşmiş diyor, ama 1980 öncesi assubay yazılan kelimenin neden astsubay olduğunu anlatamıyor, sonra da ASTTEĞMEN-ÜSTTEĞMEN yazılışlarında okunmasının söyleyişte zorluk yaratacağı düşüncesi ile ASTEĞMEN-ÜSTEĞMEN biçiminde yazılışlar benimsemiştir deniyor. ASTBAŞKAN sözü de ASBAŞKAN olarak genelekselleşmiştir diyorsunuz ama  bugün  halk arasında ASTSUBAY olarak mı ASSUBAY olarak mı konuşuyoruz bu tanımı, peki bu yukarıdaki kurala neden uymuyorsunuz?</p>
<p>Orhan Kaya&#8217;nın Önce Kültür adlı web sayfalarında yayınlanan astsubayların çığlığını yansıtan yazıları durumu pek güzel özetliyor:<span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;"> Düne kadar umut içinde, geleceğin daha güzel olacağını, sorunlarının çözüm bulacağını hayal ederek yaşam mücadelesi veren çalışan ve emeklisiyle astsubaylar, uzman jandarmalar ve uzman erbaşlar seslerini idare edenlere duyurmak için gerek temsilcileri olan dernekleri yoluyla, gerekse yüzyüze görüşmeleri yoluyla ülkeyi yöneten seçilmişlere ve dolayısıyla seçkinlere onlarca dert anlatmalarına rağmen, umutvari sözlerle geri çevrilmekteydiler.<br />
</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Derdi anlatanlar o denli umutluydular ki, “çalışmalar nasıl gidiyor” denildiğinde, <strong>“yüz yılın değişimi olacak, başbakan yardımcılarına, genelkurmay başkanına sorunlarımızı şimdiye kadar olmadığı kadar açık seçik anlattık, konuları başbakana ilettik, kesin bir çözüm bekliyoruz, başka kanallardan konularımız dile getirilmesin, tepki alırız”</strong> deniliyordu ki; meğerse sayın idareciler bu esnada üstlerin bir kısmına zamma karar vermişler bile. </span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">İlk olarak oncekultur sayfasında yayınlanarak tüm ilgililere ulaşan zam kararına ait Bakanlar Kurulu Kararnamesi, okuyucunun büyük eleştirilerine sebep oldu.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Her zaman bir şekilde kayba uğrayan ast personeller olurken, bu kararname ile bazı sınıf ve kadrolarda görevli subaylar da kayba uğramış oldu. Bu durum acaba silahlı kuvvetler içerisinde zam yoluyla seçilmiş kadrolara yönelik, ileriye yönelik bir oluşum süreci mi var? Sorusunu da beraberinde getirdi.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">TSK’nın ağır sorumluluğunu taşıyan ve nimetlerden mahrum edilen, mağdur personeli astsubayların bu zamma olan tepkisi, şimdiye kadar görülmemiş bir şekilde, on gün içerisinde 110 bini aşan üye sayısına ulaşan <strong>“Bu Kadarına Da Pes Diyen Astsubaylar”</strong> grubu altında bir araya gelmesine sebep oldu.</span></span></p>
<p><iframe width="610" height="458" src="http://www.youtube.com/embed/99t7iZcAtzs?fs=1&#038;feature=oembed" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Bir araya gelme, birlikte ses vermek, doğrusu ulusal yayın organlarında da kendini gösterdi. Televizyonların, radyolarının sabah programlarında binlerce iletiyi gören sunucular hayretlerini gizleyemediler. Dikkat çeken bu güç vesilesiyle olsa gerek, yedi aydır yönetimde olan TEMAD yöneticileri 3 Mayıs 2012 günü TV 8 kanalında oturuma davet edildiler.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Burada önemle üzerinde durulması gereken husus böylesine büyük bir sayıya ulaşan grup yönetiminin, yanlış ellere geçmemesi ve doğru idare edilmesidir. Doğru idare şekli, günümüzde Atatürkçü Düşünceyi dışlayan, siyasi bulanların eline geçmemesidir. Kaldı ki astları, oylarını alarak görmezden gelen, sınıflar arasındaki eşitsizliği üstünden yana açan da bu düşüncedir.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Burada yeri gelmişken OYAK ile ilgili olarak da; OYAK’ta, mağdur dilekçeleri dayanak gösterilerek TBMM komisyonunca sürdürülen çalışmalar da dikkatle takip edilmelidir. Bir iktidar partisini ve dolayısıyla ülkeyi idare <a title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.oncekultur.com/?Syf=22&amp;Mkl=333392#">eden</a> bakanlar kurulu ve yürütmenin başının onay verdiği son TSK zammı beraberinde bir düşünceyi de adeta somutlaştırmaktadır.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">O da şudur, ağır sorumluluklar altında çalıştığını, gelir adaletsizliği nedeniyle zor şartlarda yaşam sürdüğünü, adaletsizlik sebebiyle ailesiyle birlikte moral ve motivasyonunun bozulduğunu iddia edenler, yasa çıkarma yetkisini de elinde bulunduran yürütmece dikkate alınmamakta, politikalarını ezilenleri dikkate almayan, kendi düşünceleri doğrultusunda yürütmektedirler.</span></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><span style="font-family: Calibri;">Kısacası, OYAK’a gelebilecek bir zarardan yine ezilenler mağdur olacak görünüyor. Çünkü üstler fazlaca olmasa da Türkiye şartlarına göre iyi bir yaşam sürdürecek gelire zaten sahipler…</span></span></p>
<div>İleri Demokrasiyle Birlikte Astsubaylara Verilen 4 Mayıs Muhtırası!<br />
04/05/2012<span style="font-size: small;">27 Mayıs Askeri Darbesi, 12 Mart Muhtırası, 1980 Askeri Darbesi, 28 Şubat Post Modern Darbesi, 27 Nisan E-Muhtırası, yıllarca basında, televizyonlarda siyaset bilimcilerle tartışılıp durdu. </span><span style="font-size: small;">Demokrasi özlemiyle yanıp tutuşan Türk halkı, her askeri müdahaleden sonra demokrasinin yanında, mağdur görülen siyasetin yanında olarak gerekli tepkisini hep verdi. Son olarak, Türk halkı, gelir adaletsizliğini hissetmesine rağmen 27 Nisan e-muhtırasına tepki olarak Adalet ve Kalkınma Partisini mağdur görmüş ve bundan dolayı Ak Parti adeta oy patlaması yaşamıştır. Biz de elden geldiğince 27 Nisan E-Muhtırasına karşı duruş sergiledik. Derken, sadece demokrasi bekleyen Türk halkının “İleri Demokrasi”yi yaşamaya başladığı iktidar partisince dillendirildi.</span><span style="font-size: small;">İleri Demokrasi, gerçekten de her vatandaşı umutlandırmıştı. Astsubaylar da bu umutla, ileri demokrasi ortamında hoşgörünün hâkim olacağını, gelir adaletsizliklerinin çözüme kavuşacağını ve sorunlarının çözüleceğini hayal etmekteydiler ki, TSK’nın bazı kadro ve sınıf personeline yapılan zamlarda yer alamayınca büyük hüsran yaşadılar. Çalışan ve emekli astsubay adaletsiz olduğu düşünülen zam şokunu üzerinden atamış haldeyken, üstüne üstlük, bir de, adeta Muhtıra niteliğini taşıyan 4 Mayıs 2012 tarihli Genelkurmay Bildirisiyle karşılaştılar.</span><span style="font-size: small;">****</span></p>
<p><strong>Emekli ve sendikası olmadığı için çalışan astsubayların da temsilcisi niteliğindeki Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği (TEMAD) yönetimini hedef alan, dünya ordularından da bahsedilen; eğer bir hükümete yönelik verilseydi, siyaset bilimcilerce aylarca e-muhtıra olarak nitelenebilecek şekildeki, genelkurmay başkanlığı <a title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.oncekultur.com/?Syf=22&amp;Mkl=336610#">internet</a> sayfasında yer alan bildiri şu şekilde:</strong></p>
<p><span style="font-size: small;">“1. Bazı basın ve yayın organlarında, muvazzaf ve emekli astsubayların özlük hakları hakkında <strong>doğru olmayan</strong> haber ve yorumlar yer almaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">2. <strong>Dünyanın diğer ordularında olduğu gibi</strong> Türk Silahlı Kuvvetleri de; statü, görev ve sorumlulukları mevzuat ile belirlenmiş, personelin hiyerarşik bir emir komuta yapısı içerisinde görev yaptığı, büyük bir kurumdur. Statü hukukuna dayalı görev bölümü; subay, astsubay, sivil memur, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli er, erbaş ve er şeklinde oluşturulmuş, buna uygun olarak sorumluluk ve yetkiler paylaştırılmıştır. Bu statülerden birine <strong>talep, aranan kriterlere bağlı olarak</strong> kişilerin kendi tercihidir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Benzer yapılar resmî veya özel diğer kurum ve kuruluşlarda da mevcuttur. Bu açıdan; birbiri ile kıyaslanamayacak statü, görev ve sorumlulukları nedeniyle personelin sahip olduğu bazı hak ve yetkilerin <strong>eşitsizlik veya adaletsizlik olarak nitelendirilmesi</strong> asker ve sivil kurum ve kuruluşların doğasına aykırıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">3. Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin özlük haklarına yönelik iyileştirmeler; <strong>yüce devletimizin sağladığı imkânlar,</strong> ülkemizin şartları ve askerlik mesleğinin kuralları dikkate alınarak, bir sistem bütünlüğü içinde incelenmekte; Genelkurmay Başkanlığı yetkisindeki düzenlemeler hayata geçirilmekte, diğer konular ilgili makamlara teklif edilmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">4. Bu arada<strong>, Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği üyelerinin</strong> de bazı medya organlarında, Türk Silahlı Kuvvetlerinin <strong>çok önemli bir gücünü teşkil <a title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.oncekultur.com/?Syf=22&amp;Mkl=336610#">eden</a> astsubaylarımız hakkında gerçeklere dayanmayan açıklamalar </strong>yaparak, kamuoyunu yanlış bilgilendirdiği ve <strong>derneğin kuruluş amaç ve çalışma alanının tamamen dışında,</strong> muvazzaf personelimizi tahrik etmeye yönelik girişimlerde bulunduğu esefle izlenmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">5. Kamuoyunun doğru bilgilendirilmesi için; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ayrılmaz bir parçası olan astsubaylarımızın özlük hakları, eğitim olanakları, sosyal hakları ve sahip oldukları yetkiler konusunda bugüne kadar yapılan çalışmalar aşağıda özetlenmiştir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Terörle mücadelede aynı görevi yapan personele ödenen tazminatlar, statü ayrımı yapılmadan eşit miktarda artırılmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Mahrumiyet bölgeleri ile patlayıcı madde imhası gibi riskli ve özellikli görevlerde çalışan personele, statü ayrımı yapılmaksızın tazminat verilmiştir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- <strong>Subaylara benzer esaslarla yüksek lisans kıdemi</strong> alma hakkı verilmiştir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Yurt dışı daimi ve geçici görev kadroları ile yurt içi ve yurt dışı lisan kurslarının kontenjanı artırılmıştır. (Yurt dışı sürekli görev kontenjanı 57’den 111’e çıkarılmıştır.) </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Sicil verme yetkileri artırılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Subaylara verilen üst düzey karargâh eğitimine benzer şekilde, yılda <strong>128 astsubayımıza Üst Karargâh Hizmetleri Eğitimi </strong>ve bu eğitimi bitirenlere bir yıl kıdem verilmeye başlanmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- <strong>Astsubaylıktan subaylığa geçişte % 15 olan kontenjan, 2012 yılından itibaren % 25’e çıkarılmıştır.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">6. Bunun yanı sıra, yetkili makamlara teklif edilenlerden önemli olanlar aşağıda özetlenmiştir.</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">- Astsubayların 1’nci derecenin 4’üncü kademesine kadar yükselmesinin sağlanması,</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Yarbay ve daha üst rütbeli subaylara verilen görev tazminatının, birinci dereceye yükselmiş görevdeki ve emekli astsubaylara da verilebilmesi (Aylık yaklaşık 385 TL),</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Hâlen, MİT ve Emniyet Hizmetleri sınıfından emekli olan personele verilen 100 TL ilave ödemenin emekli astsubaylara da verilmesi,</span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Mecburi hizmet süresinin 15 yıldan 10 yıla düşürülmesi, </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Astsubaylara verilebilenler de dâhil olmak üzere tüm oda ve göz hapsi cezalarının kaldırılması, </span></p>
<p><span style="font-size: small;">- Sicil veren astsubayların maiyetindeki personele disiplin cezası verebilmesi.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">7. Sonuç olarak, Türk Silahlı Kuvvetleri; birbirlerine gönül bağıyla kenetlenmiş <strong>fedakâr ve kahraman mensuplarının moral ve motivasyonunu en üst düzeyde tutmak maksadıyla, devletimizin sağladığı imkânları kullanmak suretiyle, ihtiyaç duyulan</strong> ve yetkisi dâhilindeki düzenlemeleri titizlikle yapmaya devam edecektir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Kamuoyuna saygı ile duyurulur.”</span></p>
<p><span style="font-size: small;">****</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Şimdi bildiriyi yorumlayalım;</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Şu ana kadar TEMAD yetkililerinin doğru olmayan bir açıklamasına denk gelinmemiştir. Dünyanın diğer ordularında çalışan astsubayların durumu, bizzat yurt dışında çalışan astsubaylarca incelenmiş ve olumsuzluklar gündeme getirilmiş olmasına rağmen, gündeme getirilen hususlar bugüne kadar ne yazık ki düzeltilmemiştir. Mesela; İngiltere, Fransa, Belçika, Almanya, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerde –ki bu ülkelerin Osmanlı’nın son zamanlarında Başkent İstanbul dahil Anadolu’yu paylaştıkları bir tarihi gerçektir- astsubay rütbeleri apolette; uçuş personelleri çift kanat bröve takmakta; yurt dışı daimi görevde bulunan ve subaya verilen görev tazminatları ve bazı özlük haklarının astsubaya verilmediği, ast üst ilişkilerinin adeta arkadaşlık ortamında geçtiği, belirtilmesine rağmen –ki bunların pek çoğu devlete maliyet getirmeyen ancak moral ve motivasyonu artırıcı hususlardır- ne yazık ki görmezden gelindi. (Basit bir uçuş brövesinin tek kanat oluşunun yanlışlığı ve dünyadan örnekleri 2006 yılında başlı başına, bir yazımızın konusu olmuştu)</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Talep ve kriterler; çocuk yaşta bir mesleğe yönlendirilen birey için mesleki şartlar değişmez, Tanrı’nın bir kuralı gibi addedilmemelidir. Unutulmamalıdır ki insan kendini geliştiren bir varlıktır. Genelkurmay eski başkanı emekli orgeneral Yaşar Büyükanıt eğer astsubay hazırlama okulunun sınavını kazansaydı muhtemelen şimdi, haklarının peşindeydi…</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Subaylarımızın pek çoğu Konya Selçuk üniversitesi başta olmak üzere pek çok üniversiteden, üstelik de kadro gözetilmemeksizin yüksek lisanlarını tamamlamış, karşılığında kıdemlerini, kıdemlerinin karşılığı maaş artışlarını almışlardır. Fakat son düzenleme ile astubaylara verilen yüksek lisans hakkı ne yazık ki geçmişte subaya verilen şekilde değil, kadro sınırlamasına takılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Üst Karargâh Hizmetleri Eğitimi denilmekte. Peki üst karargahta yıllarca ve halen bu eğitimi almadan hizmet veren astsubayın durumu ne olacak?</span></p>
<p><span style="font-size: small;">TSK, yıllarca, tabandan gelen astsubayı subay yapacağına; yedek subaydan kadrolarını tamamlamayı tercih etmiştir. Hatta kimi yıllar astsubaydan subay olunan sınavları da ne yazık ki uygulamamış, iptal edilmiş, zaten sınırlı olan statüler arası akışkanlığı durdurmuştur. Ve muvazzafların ilk yıllarında olduğu üzere, yedek subaylıktan muvazzaf olan personelin pek çoğuna da astsubaylar önemli mesleki destek sağlamıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bildirinin altıncı maddesinde ise hükümete iletildiği anlaşılan hususlar yer almakta. Fakat Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek Tv. Programına 1 Mayıs günü konuk olan Sayın Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in pek de astsubaylardan haberdar olduğu ne yazık ki söylenemez.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Belli sınırları olan, adalet, güvenlik, eğitim, sağlık gibi teşkilata sahip devleti meydana getiren insanlar; meydana getirmiş oldukları devletin altında adaletsizliklerle karşılaşmamalıdır. Ancak görülen odur ki, adaletsizlikler oluşturulmuş, adalet isteyenler devlet tarafından görülmemekte ve üstelik de adeta tehdit edilmekte.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Sonuç,</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Tabanının desteklemediği, geçmiş TEMAD yönetiminin, demokrasiyle örtüşmeyen 27 Nisan E-Muhtırasına verdiği açık destek tarihteki yerini almıştır. Ancak yeni yönetim tam bir demokrasi tutkunu, haklarının peşinde olan kararlı bir tutum sergilemektedir. Hal böyleyken, siyasi havanın “Genelkurmay benim memurumdur” denilme noktasına ulaşıldığını gördüğümüz, ileri demokrasinin olduğu iddia edilen bir zamanda, 27 Nisan E-Muhtırasında demokrasinin yanında yer almış olan tabandaki astsubaylar, 4 Mayıs günü adeta bir muhtıra ile karşı karşıya kaldılar.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Astsubayın davası üst statüye üstün gelme değil; bir demokrasi, hak, hukuk, adalet davası niteliğindedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bakalım hükümet başta olmak üzere, TBMM, köşe yazarları ve siyaset bilimciler konuyu nasıl değerlendirecek ve kimin yanında yer alacaklar?</span></p>
<p><strong>TEMAD Başkanı Ahmet Keser&#8217;in Bildiriye İlk Tepkisi</strong></p>
<p><iframe width="610" height="458" src="http://www.youtube.com/embed/LtXWMX9tgo0?fs=1&#038;feature=oembed" frameborder="0" allowfullscreen></iframe></p>
<p>UÇUŞ PERSONELİNDE DÜNYA TAM, TÜRK ASSUBAYI YARIM KANAT TAKAR!</p>
<p>Tv 8’de yayınlanan, Erkan Tan ile Başkent&#8217;ten Programına 3 Mayıs günü konuk olan TEMAD Heyeti ve iletileriyle programa katılan assubaylar pek çok konuyu dile getirdiler. Bunlar arasında insanı hayretler içinde bırakan bir konu vardı. O da, dünya ülkeleri düzeyinde uçuş personellerine verilen çift kanat brövenin Türk assubayına tek kanat olarak verildiğinin kamuoyu ile paylaşılmasıydı.</p>
<p>Assubaya ait brövenin tek kanat, rütbesinin kolda, maaşının teğmenin de altına çekilmek istenmesinin kime ne yararı var?</p>
<p><strong>Bröveye ilişkin olarak bizzat işin içinde olan, yurt dışında gülünç duruma düşürülen assubaylar kaynaklı olarak 2006 yılında yazdığımız yazımız şöyle: </strong></p>
<p><strong>“Assubayın Anayasal ve İnsani istekleri’’</strong> başlıklı yazımızın altına eklenen bir yorumda meslektaşım Yusuf TURKAY <strong>“Silahlı Kuvvetlerde görevli uçucu tüm assubayların brövelerinin yarım kanat olduğunu biliyor muydunuz?”</strong> diyor. Konuyu bilmemekteydim. Bunun üzerine meslektaşlarımdan konu hakkında bilgi istedim.</p>
<p>Uçucu meslektaşlarımın uğramış olduğu dünya standartları dışı <strong>’Türk assubayına özel’</strong> yarım kanat bröve uygulamasına dair assubaylarımızın kaleme aldığı iki yazıyı aşağıda sunuyorum.</p>
<p>******</p>
<p><strong>Yazı-1</strong></p>
<p>Sayın KAYA, Silahlı kuvvetlerin bel kemiği, bu vefakâr meslek grubununun sorunlarını çok güzel ifade etmişsiniz, saygılarımı sunarım. Silahlı Kuvvetlerde görevli uçucu tüm astsubayların brövelerinin yarım kanat olduğunu biliyor muydunuz? Pilotlar ile teknisyen, makinist, uçuş operatörü, silahçı vb uçucu branşlardaki astsubayların bröve şekilleri yarım kanat uygun görülmüştür. Uçucu astsubayların brövesinin yarım kanat haricinde daha farklı bir bröve olması, fakat yarım olmaması hususundaki tüm girişimler neticesiz kalmıştır. Bu konudaki girişimlerimiz neticesinde Silahlı Kuvvetler Bröve Yönergesi içerisindeki uçucu astsubayların haklılığını ispat <a id="_GPLITA_0" title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.oncekultur.com/?Syf=22&amp;Mkl=335983#">eden</a> hususlar değiştirilmiştir. Akabinde bu konuda bir daha teklif ve öneri yapılmaması konusunda emirler verilerek baskı yapılmıştır.</p>
<p>Şerefle ve onurla, canımızdan çok sevdiğimiz Türkiye Cumhuriyetini temsil ederek taşıdığımız yarım kanat bröveli üniformalarımızı kuşandığımız zaman insanın hava yollarında uçan hosteslerin kanatlarının tam olduğunu görmesi, subay olan astsubay uçucuların brövelerinin tam kanat yapılması, Uçucu Tabip olan fakat uçuculuğun “U” eğitimini almayan askeri tabiplerin tam kanat bröve takması, NATO tatbikatlarında yarım kanat brövelerimiz ile dalga geçen yabancı askerlerin tavırlarına muhatap olması, vatandaşlarımızın sokakta “kanadınız kırılmış astsubayım” gibi ifadeler kullanması ile karşılaşması ne kadar güzel bir psikoloji ve sinerji yaratıyor değil mi? (Psikolojik harekatı daha içeride kaybetmektir. Uzmanlarına duyurulur.).</p>
<p>Ulu önderimizin Şehit, gazi neferleri ile sonsuz fedakârlıklarla kurduğu Cumhuriyetimizin yılmaz bekçileri olan Silahlı Kuvvetlerin bel kemiğini oluşturan, Subay ve astsubaylar arasında oluşturulan bu ayrımcılık ile zayıflatılan şerefli ordumuz asırlardır ülkemiz üzerinde emelleri belli emperyalist kokuşmuşlar ve yerli işbirlikçilerinin işlerini kolaylaştırmaz mı? Peki Şahikalara ulaşan Komutanlarımızın bu sorunları bildikleri halde ayrımcılıkları gidermek konusundaki azimlerinin zayıflığı ülkemiz üzerinde kurulan tuzaklara hizmet etmez mi?</p>
<p><strong><img src="http://www.oncekultur.com/FileUpload/op297414/File/ucus_ekibi_astsubay_tabip_pilot_brovesi.jpg" alt=" " width="226" height="561" /></strong></p>
<p><strong>Yazı -2</strong></p>
<p>U/H Teknisyeni olarak bizlere ait bir soruna duymuş olduğunuz ilgi oldukça hoşuma gitti. Bu nedenle sahip olduğum kişisel bilgi ve tecrübemi seninle paylaşmak istedim. Bu bilgiler tamamen şahsi yorum ve görüşümdür. Esasen ilgili yönerge ve uluslar arası dokümanlardan resmi ve kesin bilgilere olaşabilecek kapasitede olduğuma inanıyorum. Ancak bu çalışmalarımdan netice alınacağına ve sonuca hizmet edeceğine inanmadığım için boşa emek harcamıyorum. Çünkü karar vereciler bu işin zaten doğrusunu ve olması gerektiğini biliyor. Sadece statü farkı yaratmak için şekilcilikle ilgileniyorlar.</p>
<p><strong>Kısaca konu şu;</strong></p>
<p>Tüm dünyada ve ileri gelen ülkelerde denizcilik ve havacılık ta kullanılan işaret, bröve, arma ve semboller birçok ordu kurum ve şirketlerde aynıdır. Bu konuda bizim Dnz. Kuvvetleri K.lığıda dünyada geçerli olan işaret rütbe ve sembolleri aynen kullanmaktadır. Havacılıkta ise durum biraz farklı. Bizlerin Pilotluk brövesi diye adlandırdığımız tam kanat şeklindeki uçuş brövesi uçuş teknisyenleri dışında tüm diğer uçuşla ilgili meslek ve kişilerce kullanılmaktadır. Mesela Türkiye’de TSK.’da tam kanatlı bröveyi; pilotlar, uçuş tabipleri ve subay olan Astsb.lıktan geçen tüm uçuş teknisyeni subaylar kullanır. Sadece bu brövenin orta kısmındaki işaretlerin şekli branşa ve göreve göre değişir.</p>
<p>Sivil Kuruluşlarda yani hava yolu şirketlerinde uçuşla ilgili yer personeli dâhil hostesler bile tam kanatlı bröve kullanırlar. Zaten olması gereken de budur.</p>
<p>Çünkü tam kanatlı bröve pilotluk işareti değil uçuş mürettebatı işaretidir.</p>
<p>Yani uçuş ekibinde bulunan ve hava aracı modeline göre sayı ve miktarı değişen pilot, uçuş mühendisi, uçuş yardımcı ekibi, hostes ve teknik elemanlar (mesela AWACS gibi havadan dinleme gözetleme uçaklarında bulunan radarcılar, elektronik operatörler ve ayrıca tanker uçaklarında bulunan yükleyici ve bum operatörleri de uçuş ekibinde yer alıp tam kanatlı bröve takarlar. Dünyada bu böyledir. Bizde kısmen hava kuvvetleri de bunu böyle uyguluyor. Tam detayını bilemiyorum.</p>
<p>K.K.K.lığı adına ABD’de gördüğümüz temel helikopter kurslarında bizlere de artık uçuş mürettebatı oldunuz denilerek tam kanatlı uçuş brövesi belgesi verilmiş ve takılmıştır.</p>
<p>Biz bunları Türkiye’de bröveleri düzenleyen ’ Eğer yurt dışında kurslarda alınan brövenin eşidi ülke içinde kullanılıyorsa yurt dışından alınan bröve kullanılmaz’’ diyen yönergeye göre takamıyoruz. Teknisyenler yarın kanat kullanmaya devam ediyor.</p>
<p>ABD ordusunda yarım kanadı sadece büyük ‘’kaza, kırım’’ geçiren uçuş ekibi personeli bu kazanın tecrübesine binaen onursal amaçlı takılıyorlar, adı da BROKEN WING (kırık kanat) .</p>
<p><strong>Benim yaşadığım bizzat tecrübemde de ABD de bulunduğum bir kursda yarım kanadı gören ABD’li teknisyenler:</strong></p>
<p>— ‘Astsb.ım bize hikayeni anlatsana, başından geçen olay neydi?’, diye ‘yarım kanadı’ gösterip merakla sorular sormuşlardı</p>
<p>—Ben de ‘hiçbir hikâyem yok, bu bizim uçuş brövesi’, deyince adamalar şaşırmışlar ve o zaman ’diğer yarsı nerde’ demişlerdi!</p>
<p>ABD’de kursta Aldığımız ‘Tam kanatlı bröve’nin belgesinde ise Flight Crew Members (uçuş mürettebatı) olduğunuzun belgesidir denilerek FLIGHT WING (Uçucu Brövesi) almaya hak kazandınız denilmektedir.</p>
<p>Kısacası Dostum TSK’da tam kanat pilotlar için, yarım kanat Astsubaylar içindir. Dikkat et Pilotlar ve Teknisyenler içindir demiyorum. İspatı mı? Tüm pilotlar Tam kanat takıyor. Astsb.lar ise yarım kanat. Peki, bir Teknisyen Astsb. Subaylığı kazanır ve Sb. olursa teknisyen subay olmasına rağmen neden tam kanat takıyor? Tabi ki artık subay olduğu için!</p>
<p>Bu konuda ki yukarıda açıkladığım itirazları ve benzerleri artınca Kara Havacılık Okulu’nda konu araştırıldı, yeni bröve yasal düzenlemesi hazırlandı ve 2005 yılında yayımlandı. Tkns.Astsb. lar bunu takar denilerek ‘’yarım kanatın kullanılmasına devam’’ kararı alındı.</p>
<p><strong>Yine Astsb.ların bir kanadı kırık kaldı . Zaten her şeyimiz yarım değil mi?</strong></p>
<p>******</p>
<p><strong>Bir assubay gerçeğini daha sizlerle paylaştık… </strong></p>
<p>Konuyu kaleme alan meslektaşlarımıza buradan teşekkürlerimi sunuyorum…</p>
<p>Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu kötü durum ile assubayın durumu ne kadar da benziyor… Biz bunun farkındayız&#8230;</p>
<p>Millet haksızlıklarla, hukuksuzluklarla mücadele ederken yöneticilerin vurdumduymazlığı ortada. Diyorlarmış ki yazmasınlar. Neyi yazmayalım? Hangi birini yazmayalım? Yıllardır yazılmadı da ne oldu? Yoksa, ‘Bize güvenin, biz sizlerin haklarını dünya standartları üzerinde vereceğiz mi diyorsunuz?’ O zaman ne duruyorsunuz versenize, yapsanıza… Havacı meslektaşlarımızı hangarda yıllardır neden bekletiyorsunuz? Siz gidin hangarda çalışın, biz haklarınızı veririz diyenler nerde?</p>
<p>Yetkililere soruyoruz. Dünyadaki uygulamalara aykırı olarak ‘’Türk halkının bağrından çıkan Türk assubayına, yarım kanat bröve uygulamasından umulan fayda ne idi? Ve şimdiye insanları üzmekten, ülkemizin geri kalmışlığını göstermekten öteye ne kazandınız? Bilimsel olarak, ‘Şu şu faydaları elde ettik’ diyebiliyor musunuz?</p>
<p>Savaş uçakları ve helikopterlerini uçar halde tutmak için çaba gösteren meslektaşlarıma en derin saygı ve sevgilerimle…15.12.2006</p>
<p>As(t)subay Toplumu Değişmiştir!</p>
<p>Gelinen noktada as(t)subay toplumunun değiştiği muhakkaktır. Bu değişimin hangi koşullara rağmen gerçekleştiğinden ziyade; değişimin gelişim yönünde olması toplumumuz için büyük bir kazanımdır… Gelişimi sayesindedir ki, en ağır sorunlarla, adaletsizlik sorunuyla baş başa kalmalarına rağmen, sorunlarını her zaman olduğu üzere, medeni bir şekilde dile getirmeye devam etmektedirler… Ve böyle de devam edeceği görülmektedir… Fakat bu medeni durumun, muhatapları tarafından ne derece samimiyetle değerlendirildiği büyük önem kazanmaktadır…</p>
<div><strong>Muhataplar, çözüm yerleridir!</strong></div>
<div>Dünya’nın ayaklanmalarla çalkalandığı, ülke güvenliklerinin önem kazandığı bir dönemde; çözüm yerlerinin, as(t)subayları baş başa bıraktıkları çözümsüzlüklerden uzun vadeli beklentileri nelerdir? Bunlara kafa yorulup, dikkatle üzerinde durulması gereklidir!</div>
<div>Dünya üzerinde yapılmak istenen değişimlere ait projelerin açıkça duyurulmakta olduğu bir dönemden geçtiğimiz bir gerçektir!</div>
<div>Peki, istenen değişimler, neden alenen duyurulmakta ve yapılmakta? Toplumların değerlerini, inanç sistemlerini yerle bir etmek için, yoksul ve eğitimsiz bırakılan halklara uyguladıkları yöntemler nelerdir? Dünya üzerinde yayılmış olan değişimcilerin, hedeflerini gerçekleştirmek için yapamayacakları bir şey var mı?</div>
<div>Onlar, insanlara güya “rüyalarında gördükleri” soruları dağıtıp, bir genç insanı ömür boyu haksız kazanca mahkûm etmenin yanı sıra, o genci korkuya dayalı minnet duygularıyla, kendilerine bağlamakta hiçbir sakınca görmemekteler…</div>
<div>Yine onlar, bir milletin en kutsal değerlerini, en üst düzeyde, danışıklı dövüş halinde, elbirliği ile “neden-sonuç” ilişkisi içinde olarak, siyasi anlamda ayaklar altına alabilmekteler…</div>
<div>Onların gözü kara…</div>
<div>Amaçları için suni gündemler yaratmak, bir ülkede yaşayan insanların “açlık, yoksulluk” gibi gerçek gündemini yerle bir edecek ve en gerekli anda, diğerlerinin aleyhine, yandaşı için avantaj sağlatmak onların işi…</div>
<div>Bir kurumu ayaklar altına veren ile onu ayaklar altına almak için çalışanın aynı yerden beslenebilmekte olduğu çoğu kez iş işten geçtikten sonra tarihi belgelerden, analizlerden anlaşılabilmekte… Anlaşıldığında ise, değişimin üzerinden yıllar geçmiş olmakta…</div>
<div>Hal böyleyken, yıllardır dile getirilmekte olan as(t)subay sorununun çözümsüzlüğünün sürdürülmesinden bir beklentilerinin olmaması, düşünülebilir mi? Düşünmek gerekli…</div>
<div><strong>Bir sorunun çözümü, sorunun sahiplerince, bilimsel olarak toplumun gündemine oturtulmasıyla yakından alakalı!</strong></div>
<div>Amaçları bilinen, PKK terör örgütünün yandaşları, geçen yıllar içerisinde, sözde sorunlarını üstelik de başkentin ortasında, kurumların konferans salonlarından gündeme getirerek, konularıyla basını, kamuoyunu meşgul ederlerken; as(t)subay sorunlarının toplumun gündemine getirilmeyerek, sürüncemede bırakılması, camiaya oldukça zaman kaybettirmiştir…</div>
<div>Bu anlamda, konunun hassasiyetliğinin bilinci içerisinde olmaya devam ederek, haksızlıkların önüne geçilmesi için izlenecek yöntem, yol büyük önem kazanmaktadır…</div>
<div>Dünya siyasi gündeminin hızla değiştiği bir dönemde, üstelik de ülke güvenliğini sağlamakla görevli insanların emeklilerinin sorunlarını toplumun gündeminde yer tutacak, ses getirecek şekilde, dile getirmesi için izlenecek yol nasıl olmalıdır?</div>
<div><strong>Bir değerlendirme…</strong></div>
<div>Toplumun sorunlarını çözmekle yükümlü olan ve bu anlamda sorumluluk alan kişiler, dile getirdikleri sorunları, adaletsizlikleri tekrar gözden geçirerek, sorunları tanımlamalı; sorun olarak dile getirdiklerinin gerçekten de bir sorun olup olmadığına karar vermeleri gerekli.</div>
<div>Sonuç, sorun yoktur, fantezi olsun diye dile getirilmişti, deniliyorsa, sorun yok demektir (!)</div>
<div>Eğer, sorun vardır, deniliyor ve çözülmesinin gerekliliğine inanılıyorsa; her şeyin farkında olarak, donanımlı olarak, günün siyasi koşullarına uygun şekilde yola çıkılarak, gündem oluşturmak ve sonuna kadar işin takipçisi olmak gereklidir…</div>
<div><strong>Yazımızı Atatürk’ün meselelere bakışı ile bitirelim:</strong></div>
<div>“İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir vermem. Bu alanda isterim ki beni bilim adamları aydınlatsınlar. Onun için siz kendi ilminize, <strong>irfanınıza güveniyorsanız,</strong> bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel ( yapıcı ) yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.</div>
<div>Ben manevi miras olarak hiç bir ayet ve hiç bir dogma, hiç bir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. <strong>Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.</strong> Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen erimediğimizi, fakat asla taviz ( ödün ) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. <strong>Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.</strong> <strong>Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek olan hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.</strong> Benim Türk Milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Beden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mivher ( eksen ) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.</div>
<div>Hiçbir hükmü kendi bilginize ve inanınıza vurmadan, filân veya falan Avrupalı muharrir söylemiş diye hemen benimsemeyiniz. Onların hele biz Türkler, bizim dilimiz ve tarihimiz üzerindeki hükümleri çok kere yanlış bellenmiş esaslara dayandığını görüyorsunuz.</div>
<div>Her yeni işten kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse o zaman, ancak o zaman gelecek nesiller birbirinden kademe kademe yüksek seviyede bir yükselme grafiği meydana getirebilir ki, insanlığın ilerlemesinin amacı budur. ( 1918 ) Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK”</div>
</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Orhan Kaya, Once kultur.com da yer alan yazılarından alıntılanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4690</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Antik Çağ Düşüncesinden Türkiye’ye ve Assubaylara Kısa Bir Bakış</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4685</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4685#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:54:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4685</guid>
		<description><![CDATA[Medeni haklarda, adalet anlayışında, teknolojide, bağımsızlık olgusunda zaman zaman kendimizi Batı ile mukayese edip “onları en az elli-yüz yıl geriden takip etmekteyiz” gibi tespitler yapmaktayız. Evet, Batı’nın kaç (yüz-bin) yıl gerisindeyiz? Günümüzde adalet için kapısına dayandığımız, teknolojisini ithal ettiğimiz, bilimin &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4685">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size: small;">Medeni haklarda, adalet anlayışında, teknolojide, bağımsızlık olgusunda zaman zaman kendimizi Batı ile mukayese edip “onları en az elli-yüz yıl geriden takip etmekteyiz” gibi tespitler yapmaktayız. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Evet, Batı’nın kaç (yüz-bin) yıl gerisindeyiz?</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Günümüzde adalet için kapısına dayandığımız, teknolojisini ithal ettiğimiz, bilimin ışığında aydınlanan, bağımsız ve dolayısıyla adalet duygusu yüksek Batı’ya göre Türkiye olarak neredeyiz?</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bunu anlamak için pek çok veriyi kullanabiliriz. Bu yazıda kullanacağım verileri Antikçağdan seçtim.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles (M.Ö. 384-322) ve Platon (M.Ö. 427-347) <strong>Antikçağ</strong> felsefesinin <strong>sistem kuran</strong>iki filozofundan yola çıkarak, bakalım Antikçağın düşünce adamlarının düşündükleri ve bugünkü Türkiye’nin yaşadıkları nelermiş…</span></p>
<div id="attachment_4686" class="wp-caption alignleft" style="width: 260px"><a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/zeka.jpg"><img class="size-full wp-image-4686" title="zeka" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/zeka.jpg" alt="" width="250" height="190" /></a><p class="wp-caption-text">Adaleti sağlama gayesi mutluluk peşindeki insanoğlu için her devirde en önemli arayışı oldu. Post modernitede yaşadığımız bu günlerde astsubayların ordumuzda yaşadığı ayrımcı tavırlara, eşitsiz statülerine ve adaletsiz konumlarına bakarak pekte beynimizi kullandığımız söylenemez. FA</p></div>
<p><span style="font-size: small;"><br />
</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yazımıza kaynak olarak, aynı zamanda <a title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.oncekultur.com/?&amp;Syf=22&amp;Mkl=341742&amp;/Antik-%C3%87a%C4%9F-D%C3%BC%C5%9F%C3%BCncesinden-T%C3%BCrkiye%E2%80%99ye-ve-Assubaylara-K%C4%B1sa-Bir-Bak%C4%B1%C5%9F#">internet</a> üzerinden kolay ulaşılabilir olan Arslan TOPAKKAYA’nın yapmış olduğu “ADALET KAVRAMI BAĞLAMINDA ARİSTOTELES &#8211; PLATON KARŞILAŞTIRMASI” başlıklı araştırmasını kullanacağım (*).</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Yazı içerinde Araştırmacının yorumları parantez içinde (Araştırmacının Eleştirisi/Yorumu) olarak, kendi yorumlarım ise sadece parantez içinde belirtilmiştir. Yorumlarımda geçen kelimelerden bazıları: Adalet, Arap Baharı, Assubay, Bağımsızlık, Bakanlar Kurulu’nun TSK Zammı, BOP, Din, TEMAD, Pes Grubu, 1982 Anayasası.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">***                           ***</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Antikçağ felsefesinin sistem kurucuları Aristoteles ve Platon başta olmak üzere felsefecilerin devlet ve adalet üzerine olan diyaloglarına bir bakalım:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Söz konusu araştırmanın başında “Adalet kavramı, insanlık tarihi boyunca üzerinde en fazla durulan, hakkında sayısız teoriler üretilen ve aynı zamanda ahlaksal ve politik anlamda insanlığın ulaşacağı ideal bir durumu gösteren ve tanımlanması en güç olan kavramların başında gelmektedir. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu kavram aynı zamanda felsefe tarihinin önemli kavramlarındandır ve oldukça zengin bir tarihsel gelişim surecine sahiptir. Adalet kavramı uzun yıllar felsefenin konu alanı içinde mütalaa edilmiştir. 19. yüzyılda diğer sosyal bilimlerin felsefeden hızla kopmaya başlamasından sonra bu kavram da  artık sadece felsefeyi ilgilendiren bir kavram olmaktan çıkmış, başta hukuk ve sosyoloji olmak üzere özellikle siyasal bilimlerin uğraş alanı içinde görülmeye başlanmıştır.” denilmektedir.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;"><strong>Aristoteles</strong> bir takım yalın teoriler yerine kısa, keskin ve uygulanma imkânı fazla olan bir siyaset felsefesi geliştirmeye çalışmıştır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Platon ise</strong> adalet kavramına öğrencisinden çok daha fazla yer vermiş, hatta devlet felsefesini </span><span style="font-size: small;">oluştururken onu temel bir kavram olarak ele almıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Adalet “erişilmesi ve gerçekleştirilmesi gereken bir ideal midir?“ yoksa “insanın ahlaki yönunun zorunlu bir gereği midir?” sorusu üzerinde oldukça durulan ve cavabı zor olan bir sorudur. Bu soruya <strong>20 yüzyılın önemli filozoflarından Levinas’ın</strong> verdiği cevap oldukça manidardır. Levinas adalet kavramının daha ziyade insanın <strong>ahlaksal</strong> yönüyle ilgili olduğu düşüncesindedir.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">ADALET ÜZERİNE KISA DİYALOGLAR VE TANIMLAR:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Kephalos, adalet: “başı dara düşüp bir kimseyi aldatmaktan ya da yalan söylemekten; bir Tanrı’ya kurban adağı ya da birin sana para borcu kalıp da obur dünyaya korku içinde yollanmaktan kurtarır insanı”</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Simonides’in adaleti “herkese borç olanın [hak ettiğinin] verilmesi”,</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Thrasymakhos’a göre adalet “güçlü olanın ya da hükûmetin isteklerine uygun davranmaktır” şeklinde tanımlanır. Thrasymakhos’in bu tanıma Sokrates, “uygun olanın” ne olduğuna dair hükûmet üyeleri arasında bir fikir birliği olamayacağı ve dolayısıyla hükûmet adına eylemde bulunduğunu iddia edenlerin gerçekte ne oranda bireysel olarak ne oranda da hükûmet adına hareket ettiklerini belirlemenin oldukça zor olduğu gerçeğinden hareketle itiraz eder. Böyle bir tanım ancak ideal bir devlette uygulanabilecek bir tanımdır, der<strong>. (Sokrates’in buradaki tespiti TSK’nın bazı sınıf ve kadrolarına Bakanlar Kurulunca 28.12.2011 tarihinde yapılan zammı nasıl da anlatmakta. Muhtemeldir ki bazı bakanlar bu zamma tepki göstermişlerdir.)</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Adalet ve Devletin Bağımsızlığı:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Sokrates <strong>adil olanın adil olmayandan daha güçlü olup olmadığını sorar ve bu soruya Thrasymakhos</strong>, adil olanın daha güçlü olmayacağı şeklinde cevap verir. Sokrates ise gücüne dayanarak diğer ülkeleri kendi egemenliği altına alan ülkenin aslında haksız olduğu ve içten içe zamanla çözüleceği ve güçsüzleşeceği saptamasında bulunur. <strong>(Sanki bugünü, Arap Baharı ve BOP’u ve geleceği anlatıyor.)</strong> Sokrates bu saptamanın devamında iki devlet arasında bu yüzden   açığa çıkan kavganın, kin ve nefretin bir benzerinin birbirlerine adil davranmayan aynı toplumun insanları arasında da görülebileceğini ve bu bağlamda insanların içlerindeki adalet duygusunun    zayıflayacağını ve <strong>insanların tanrısız hale geleceklerini</strong> söyler. <strong>(İşte adalet duygusunun önemi. Adaleti din duygusuyla birleştirerek uygulamaya koyanları bekleyen sonuçlar.)</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Adalet ve Mutluluk:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;">Sokrates bu tespitlerden sonra adil olanın mı olmayanın mı daha mutlu olacağını sorar ve bu soruya verdiği cevap Thrasymakhos’un görüşlerini olumsuzlar: bir biçimde adaletli davranmayı kendine rehber eden bir insanın aynı zamanda daha güzel bir yaşama sahip olacağını öne surer. <strong>Yani mutlu bir yaşamın kaynağı adil olmaktır. </strong></span><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Haksızlık Yapılabileceğine İnanan insan Çıldırmıştır ve Adaletsizliği Ancak Antlaşma Çözer:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu bağlamda Glaukon diyaloga dâhil olur ve Sokrates’in bu adalet tanımını yetersiz bularak onu   eleştirir. Ona göre böyle bir adalet anlayışı insanlar tarafından bir yük olarak görülmekte ve</span></p>
<p><span style="font-size: small;">olumsuzlanmaktadır. <strong>“Haksızlık yapmak iyi, fakat haksızlıktan zarar görmek kötüdür”</strong>. Bu durumu ortadan kaldırmak içinse <strong>o</strong>, <strong>insanlar arasında adaleti sağlayan bir “antlaşmanın zorunluluğu”ndan bahseder. Çünkü ancak boyle bir antlaşma insanları haksızlıktan kurtarabilir.</strong> <strong>Haksızlığa ve herhangi bir müdahaleye maruz kalmadan haksızlık yapabileceğine inanan kimse ona göre gerçekten çıldırmıştır.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;">Adil olmadığı halde adilmiş gibi görünen ve bu görüntüyle insanları aldatanların olduğunu ve bu anlamda bu görüntünün getirdiği avantajlardan yararlanıldığı gerçeğini dile getiren Glaukon’a Sokrates’in cevabı “adaleti herhangi bir eylem ya da davranışın sonuçlarına göre değil, adaleti bizzat “adalet” olduğu için<em> </em>tercih etmek gerektiği şeklindedir”. (Gnkur.Bşk.lığının Assubaylara yönelik verdiği e-muhtıra, en kıdemli assubayın teğmenin altına doğru sürüklenen maaşı, OYAK kanununda yer almama, tek kişilik ceza sitemi vs.vs. sanki bir adaletmiş gibi sunulmakta, değil mi?)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><strong><span style="font-size: small;">Devlet ve Adalet:</span></strong><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;">Platon, kendisi tarafından ortaya atılan devlet modelinin mükemmel olduğu inancındadır ve bu</span><span style="font-size: small;"><strong>devletin en onemli ozellikleri </strong>bilgelik, cesaret, ölçülülük ve adalettir. İlk üç kavram kendi devletinde tam olarak görüldüğunden dolayı şimdi <strong>eksik olan adalet kavramını</strong> da onlara eklemlemek gerekmektedir. </span><span style="font-size: small;">Devlette bilgelik, devleti koruyanlara, </span><span style="font-size: small;">Cesaret, savaşçılara,</span><span style="font-size: small;">Ölçülülük ise onu idare eden hükûmete denk gelmektedir. </span><span style="font-size: small;">Burada eksik kalan tek kavram adalet kavramının neye karşılık geldiği sorusudur. Bu sorunun zorluğu karşısında Sokrates arkadaşlarından yardım ister. Sokrates bu soruya kendisi cevap     bulduğu inancındadır. Ona göre adalet bizzat devletin kuruluşunda açığa çıkmaktadır. Yani her bireyin kendi işini yapması ve her şeye karışmaması adalet olarak tanımlanmaktadır</span><span style="font-size: small;">Platon buradan genel bir adalet tanımına ulaşır. O da “<em>herkesin kendi üzerine düşeni yapması ve kendi payına sahip olmasıdır</em>”. Platon bu tanımın olumsuz biçimini de adaletsizlik olarak görür.</span><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Adalet ve İnsan ruhu:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;">Devletin kuruluşunda adaleti bulduğuna inanan Platon, bu adalet kavramının insan ruhunda nasıl göründüğü konusuna geçer. Aynen devlette olduğu gibi insan ruhunda da bilgeliğe, cesarete ve akla denk gelen üç farklı alan soz konusudur. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bilgelik ve cesaret ruhun belirli bölümleridir; ölçülülük ve adalet ise bolümler arası ilişkileri düzenlemektedir. Bu bağlamda ruh icin “adalet”, bir erdem olarak bilgelik, cesaret ve aklın kendi üzerlerine düşenleri yapması olarak tasvir edilir. Ölçülülük cesaret aracılığıyla içgüdüleri hâkimiyeti altına almalı ve içgüdüler tarafından kontrol altına alınmamalıdır. Bu anlatılanlardan <strong>Platon’un          çıkardığı sonuç</strong> hakkın adalet, haksızlığın ve <strong>haddi aşmanın</strong> ise adaletsizlik olduğudur.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Adaletsiz Devlet ve İnsanlar:</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><strong><span style="font-size: small;">Adaletsizliği daha yakından analiz etmek için Platon adaletsiz devleti ve insanları ele alır.</span></strong><span style="font-size: small;">Ona göre adaletsizlik bireysel anlamda ruhun üç bölümüyle buna karşılık gelen devletin üç bölümü arasındaki yanlış ilişki sonucu açığa çıkmaktadır. Platon mükemmel devlet şekli yanında, <strong>hırs</strong> ve <strong>şerefin hakim olduğu</strong> korucuların yönettiği Timokrasi, </span><span style="font-size: small;">Zenginlerin yönetici olduğu Oligarşi, </span><span style="font-size: small;">herkesin istediğini yapabildiği Demokrasi ve</span></p>
<p><span style="font-size: small;">son olarak kendi güdülerinin kontrolünde olan ve tek kişinin hakimiyetine dayanan Tiranlık olmak üzere, dört türlü kötü devlet şeklinden bahseder. Bu devlet şekilleri içinde adaletsizliğin en iyi temsilcisi tiranlıktır.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Platon’a Göre Adalet kavramının İki Yönü:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Adalet kavramı Platon’da ilk etapta iki yönlüdür. Bunlardan ilki adaletin devlette yansıması, ikincisi adaletin tek tek bireylerde yansımasıdır.</span><span style="font-size: small;">Devlet ya da toplum tek tek bireylerden oluşan bir kurumdur ve ona göre her iyi birey kendi içinde</span></p>
<p><span style="font-size: small;">adil olmalı ve bunun için gayret sarfetmelidir. <strong>Adil bireylerden oluşan toplum ya da devlet de     kendiliğinden iyi ve adil bir devlet olur.</strong> (Yani günümüzde yerini bulan ifadeyle “her toplum hak ettiği şekilde yönetilirin antikçağdan farklı bir yorumu.)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Platon’a Göre Devletin Sınıfları ve Adaletin Hâkim Kılınması:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Akıl nasıl ki insan ruhunda güdüleri ve arzuları kontrol altında tutan en üst bir özelliktir, bunun gibi devlette aklın rolünü üstlenen <strong>hâkimler sınıfı vardır ki,</strong> bunlar da filozoflardan başkaları değildir. </span><span style="font-size: small;">Akla karşılık gelen filozoflar devletin en üstün sınıfını, </span><span style="font-size: small;">Cesarete ve eylem gücüne karşılık gelen bekçiler ya da korucular ikinci katmanı,</span><span style="font-size: small;">İçgüdü ve arzulara denk gelen çiftçiler ve esnaflar ise üçüncü katmanı, oluşturmaktadır.</span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Bu sınıflardan herbiri kendine ait olanı yaptığı ve payına düşenden fazlasını istemediği an adaleti hâkim kılmış olur.</strong> Böyle bir devletin olmazsa olmaz bir kuralı da her vatandaşın toplumda üzerine düşeni yapması, başkalarının işine ve kimin idareci olup olamayacağı sorusuna karışmamasıdır, çünkü akla göre davranmak bunu gerektirmektedir. (Araştırmacının Eleştirisi: <strong>Platon’un devleti aşırı yüceleştirmesi ve bireyi onun içinde eritmiş olmasıdır.</strong> Diğer bir ifadeyle bireyler arası adaleti, devlet bazındaki adalete feda etmesidir. Platon, kendi dile getirdiği ideal sistemin takip edilmemesi durumunda devletin yok olacağını söyler. Platon’un adalet kavramının somut toplumsal yaşamdan hareketle elde edilmediğini, <strong>hakça davranmaya zorlayan bir yaklaşım olduğunu belirtmekte fayda vardır.) (Devletin adaletli davranacağına olan Türk insanındaki yüce inanış da devleti yüceleştirmiş, adeta kutsallaştırmıştır. Bu inanış Atatürk devrimleriyle Batı’da olmayan, örneğin kadınların seçme ve seçilme haklarına kavuşmasıyla adeta pekişmiş, Batı halklarının mücadeleyle aldığı pek çok hakkı, Atatürk, medenileşmenin bir gereği olarak halkına sunmuştur.)</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><strong><span style="font-size: small;">Aristoteles ve Adalet:</span></strong><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">“Yasalara uymamak, “<strong>onu kendi çıkarlarına göre kullanmak</strong>” ve dolayısıyla bu şekilde bir eşitsizlik yaratmak adaletsizlik, yasalara uygun davranmak ve <strong>eşitliği bozmamak</strong> ise adalettir.” (Özel yasalarla kimilerine çıkar sağlanarak, Türkiye’de yaşanan da tam bu değil mi?)</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><strong><span style="font-size: small;">Aristoteles’in adalet anlayışı iki temel bakış açısına sahiptir. </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Bunlarda biri niceliksel anlamda bireysel ya da <strong>özel</strong> (<em>privat) </em><strong>eşitlik anlayışı</strong>, diğeri <strong>kamusal ve hukuksal eşitlik anlayışıdır.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Aristoteles’e göre genel adalet (<em>iustita universalis), </em>meşru anlamda yasalara uygun ve politik düzene saygı gösteren bir adalet olmak durumundadır. Aynı zamanda paylaştırıcı adalette bütünün kendi</span><span style="font-size: small;">parcalarıyla olan <strong>üstlük-altlık ilişkisine</strong> dikkat edilmek zorundadır.</span><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu açıdan bakıldığında her iki adalet türü de insanlar arasında eşitliğe dayanan eşitlikçi adaletle “eşitlik” bağlamında önemli bir farklılık göstermektedir. Bu tespite rağmen Aristoteles’te adalet kavramı her zaman bir bütün içerisinde, yani bir <em>polis</em>’teki (şehir devlet) geneli ilgilendiren ilişkileriyle söz konusu edilir. Çünkü ona göre “bütün” (şehir ya da toplum) gerçekliğin kendisidir ve <em>polis </em>de doğası gereği adaletin göründüğu en önemli yerdir. O halde bu bütünün parçaları da bu bütüne göre düzenlenmek durumundadır. Yani bu bütünün parçalarıı olan vatandaşlar bu bütünün genel amacına, yani genelin <strong>mutluluğuna katkıda bulunmak zorundadırlar</strong>. (Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir bütündür derken, bütünün mutluluğu ve refahı için adalet göz ardı edilememelidir. Ki bu durum 1982 Anayasası’nın 5’inci maddesinde yer almaktadır.)</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles için <em>polis </em>toplumsal açıdan mutlak bağımsızlığı en güzel bir biçimde temsil etmektedir. Aynı zamanda <em>polis </em>en yüksek ilke olan <strong>herkesin mutluluğu</strong> <strong>ilkesine göre</strong> devlet düzeninde adaletin sağlanmasını da mümkün kılan biricik araçtır.  Polis bu amacı yasalarla gercekleştirir. Genelin mutluluğunun bu şekilde sağlanıp sağlanamayacağı yasaların iyiliğine ya da kötülüğune bağlıdır. (Türkiye’de çıkarılan yasalar bu anlamda sorgulanmaktadır.)</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;"><strong>İyi tasarlanmamış bir yasa daha az etkili olurken, üzerinde derin düşünce ve ihtimamla hazırlanmış yasalar daha etkin ve geçerlidir. Bu açıdan yasanın amacının tespiti ve bu amaca nasıl ulaşılacağı oldukca onem kazanmaktadır. (Yasa/karar çıkartılırken, yasa/karar yoluyla etkilenebilecek insanlar dikkate alınmadığında, tıpkı TSK’ya yönelik 28.11.2011 tarihinde Bakanlar Kurulunca yapılan zamda olduğu gibi, tepkilerin çıkması gayet doğaldır.)  (Araştırmacının Eleştirisi: </strong>Aristoteles ise Platon’un adaletin en yüksek <strong>“erdem”</strong> olduğuna dair görüşlerini aynen alır ve bu görüşü genel (politik) yasal doğruluk kavramına dönüştürür.)</span><span style="font-size: small;"> </span><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Aristoteles’in Yeni Adalat Kavramı Görecelidir:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu yeni kavram ise <strong>göreceli adalettir </strong>(<em>iustita particularis).</em> Aslında bu kavram Aristoteles’in adalet kavramıyla <em>polis</em>in somut düzeni arasında kurmuş olduğu kurumsal çerçevenin doğal sonucu olarak ortaya çıkan bir kavramdır. Aristoteles <strong>en yüksek erdem olan adaletten </strong>hareketle <em>polis</em>in ya da devletin pozitif düzeni kavramına ulaşır. <strong>Buradan çıkan doğal sonuç ise, “adalet” kavramıyla “yasanın adaleti” kavramının anlam bakımından eşitlenmesidir. (1982 Anayasası’nın 10’uncu maddesi bu yönden değerlendirilmelidir.)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu eşitlenme sayesinde Aristoteles doğal hukukla pozitif hukuk arasındaki çelişkiyi kaldırdığına   inanır, çünkü ne doğal hukuk sadece yalın bir normdur ne de <em>polis</em>i kuran yasalar tamamen olağan bir şeydir. Aristoteles <strong>doğal hakları</strong> hem tanımlanabilen <strong>somut ilişkiler</strong> olarak, hem de bütün insan         doğasını kuşatan ve şehir yaşamını da içeren bir normlar bütünü olarak anlar. Yani ona göre, doğal anlamda doğru ve iyi olan <em>polis</em>in yasaları sayesinde <strong>ideale yakın</strong> bir biçimde gerçekleşebilir. <strong>Fakat</strong> </span><span style="font-size: small;"><strong>hukuk olarak tespit edilmiş bir yasalar bütününün</strong> “<strong>zamanla bizzat kendisinin hukuksuzluğa sebep olduğu ya da olma ihtimali”ni</strong> Aristoteles <strong>gözardı etmez</strong> ve bu olguyu normatif hukukun genelliğinden doğan olumsuz bir durum olarak kabul eder. Soyutluk ve genellik <strong>etik</strong> <strong>eşitlikte</strong> birbirleriyle paralellik arzederler. Her türlü hukuk normları Aristoteles’e göre somut hukuksal durumlar karşısında genelin özele davrandığı gibi davranır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles <em>Etik’</em>te yasanın genelliğinin ve adil olmasının tek tek olaylar yardımıyla gösterilmesi    gereğinden bahseder. Aristoteles adaletin bu yüksek formunu, <strong>kabul etme</strong> ve <strong>olumlama</strong> (<em>epieikeia </em>) olarak nitelendirir. Fakat bu genellik hiçbir zaman kapsadığı tek tek olaylar için tamamen doğru olamaz. Bu açıdan bakıldığında <strong>genelliğe dayanan yasaların her zaman hatalı ve yanlış olma ihtimali söz konusudur.</strong> Bu, yasalarda görülen bir boşluk ve eksikliktir. Bu yüzden Aristoteles yasaları yorumlamaya dayanan bir metot geliştirmek gereğinden bahseder. Bu metot ise yasa koyucunun tarihselliğine, <em>polis</em>te geçerli olan <strong>ahlaki değerlere</strong> ve <strong>geleneğe</strong> dayanmalıdır. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles’in bu yaklaşımı, yani yasal boşlukları ve eksiklikleri <strong>geleneğe</strong> ve <strong>ahlaki değerlere</strong> bağlı bir yorumsal metotla giderme çabası bize cağdaş hukuk hermeneutiğini ve amaçsal yorumlama tekniğini hatırlatmaktadır.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Eşit paylaşımı zedeleyen her turlu ihlal Aristoteles’e göre </strong><strong><em>polis</em></strong><strong>in düzenini tehlikeye atar. </strong>Buna karşın her yasa ihlalinin de eşit paylaşımı zedelediği iddiası doğru değildir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu bağlamda böyle partikuler bir adaletsizliğin ya da eşitsizliğin açığa çıkması durumunda bunun nasıl bir yaptırıma tabi olacağı sorusu kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Bu soruya cevap verebilmek için Aristoteles’in eşitlik kavramından ne anladığı sorusu üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;"><strong>Şeylerin paylaşımının</strong> bireyin bütüne yaptığı katkıya indirgenmesi ve onunla sınırlandırılması ve bu bağlamda <strong>farklı statülerin görmezden gelinmesi</strong> toplumda<strong> yüksek statuye sahip olan insanlar</strong></span><span style="font-size: small;"><strong>tarafından bir eşitsizlik olarak</strong>, daha doğru bir ifadeyle adaletsiz bir eşitlik uygulaması olarak          algılanabilir. (Türkiye’de bulunan yüksek statü sahipleri bu kapsamda yorumlanabilir.)     </span><span style="font-size: small;">             </span><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Fakat </strong>haksızlığa dair bu tür tecrübeleri görmezden gelen eşitlik uygulamaları her zaman görülebilen bir durumdur. Bu tür bir uygulama <strong><span style="text-decoration: underline;">başkasına adil ya da gayr-i adil davranma gücünü elinde bulunduranların</span></strong> da rahatca yapabilecekleri bir şeydir. (Türkiye’de, üstün statüye avantaj sağlanan kanunlarda yapıldığı gibi.) Bu açıdan bakıldığında <strong>doğal hukukun</strong> tek başına yeterli olmadığı mutlak surette toplumda adaleti ve eşitliği mümkün olduğunca gözetecek <strong>pozitif bir hukukun</strong> varlığı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. (Yoksa bizde eksik olan tam da bu mu? Mesela bir önceki TEMAD yönetimince açılan OYAK Davası Türkiye’de çözülemedi ve AİHM’ne götürüldü.) <strong>Bu olmadığı takdirde adalet güçlü olanın inisiyatifine ve isteğine bırakılmış olur ki, bunun sonucunda adalet değil adaletsizlik ortaya çıkar.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Araştırmacının Yorumu (Adaletsizlik ise haksızlıkla ilgilidir. Adalet ise orta yolu bulmaktır):</strong> </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bütün bu anlatılanlardan sonra Aristoteles hak ve haksızlığın ne olduğunu betimlediğine inanır. <strong>Ona göre hukuksallık, aldatmak ve aldatılma arasında orta bir yoldur, yani ne aldatmak ne de aldatılmak hukukun kendisidir.</strong> <strong>Bu bağlamda adalet ise orta yolu bulmaktır.</strong> Boyle bir orta yol, diğer erdemlerde olduğu gibi aşırılık ve eksikliğin ortası anlamında alınmamalıdır. Buradaki orta yol, daha çok eşitlik <strong>anlamındaki orta yoldur. Adaletsizlik ise haksızlıkla ilgilidir.</strong> Burada eşitlikten ziyade zararlı olan ve <strong>birilerine haksız avantajlar sağlayan “eşitsiz bir ilişki” soz konusudur.</strong> Burada en önemli unsur bu eşitsiz durumu ve <strong>haksızlığı “isteme” durumu</strong> olup, aynı zamanda böyle bir durumda bireysel <strong>bir keyfilik</strong> de söz konusudur.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><strong><span style="font-size: small;">Aristoteles için hukuk her şeyden önce toplumun ya da bir bütünün hukukudur. </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Bu ilke birlikte yaşamanın en temel belirleyicisidir.</strong> <strong>Özgür ve eşit insanların özgürlük ve eşitlik temeli de hukuka dayanır. <span style="text-decoration: underline;">Karşılıklı kabul ya da eşitlik olmadan toplumsal hukuktan bahsetmek oldukça zordur.</span></strong>Hukuk ancak <strong>bireyin yasalara dayanması sayesinde</strong> vardır, çünkü hukuk neyin hukuki neyin hukuk dışı olduğuna karar veren bir mevkide bulunmaktadır. <strong><span style="text-decoration: underline;">Adaletin olmadığı yerde aynı zamanda hukukdışılık da söz konusudur.</span></strong> <strong>(Antikçağdan günümüze mesajlar)</strong> Bundan dolayı hukuksuzluğa düşmemek için birey herhangi bir eylemde bulunmadan önce o eylemin sonucunu iyi düşünmeli ve ona göre davranmalıdır. Öncesi duşünülmemiş bir eylemin doğurduğu zarar, o bireyin hukuksuz bir eylemde bulunduğunu gösterir. <strong>(Bu da, Astsubaylar Pes Dedi Grubu ve dolayısıyla TEMAD’a Antikçağdan bir mesaj.)</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;">Eşitliği ve dengeyi bozan böyle bir davranış onu yapan kişinin haksızlık yaptığını gösterir. <strong>Eylemin öncesini düşünüp, sonuçlarını öngören ve buna göre davranan birey ise, hukuka uygun davranmış ve böylece haksızlık yapmamış olur. Fakat bu davranış kesinlikle isteğe bağlı bir davranış olmalıdır. İstek dışı zorlamayla yapılan davranışlarda bu ölçüt kullanılamaz.</strong> Eğer hukuka uygun olmayan davranış bilgisizlikten ve cahillikten kaynaklanıyorsa, bu bir dereceye kadar mazur görülebilir. Fakat böyle bir durum söz konusu değilse yapılan hukuksuz davranışın karşılığı yapana verilmelidir.</span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Araştırmacının Özeti:</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Aristoteles’in adalet anlayışıyla ilgili şimdiye kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz: Aristoteles adaleti <strong>evrensel</strong> (yasal olan, geleneğe ve ahlaka uygun) ve <strong>özel</strong> olmak</span></p>
<p><span style="font-size: small;">(doğru ve eşit olan) üzere ikiye ayırır. Yasalara itaat anlamında adalet aynı zamanda bir erdemdir. Fakat Aristoteles bu iki tur adalet ayrımında ilgisini daha çok özel adalete yöneltir. <strong>Adil olan insan servet, para ve buna benzer iyi şeylerden sadece kendi payı kadarını alırken, adil olmayan insan bunlardan kendi payına düşenden daha fazlasını alan insandır. </strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Özel Adalet, düzeltici</strong> (insanlar arasındaki eşitlikle ilgili) ve <strong>paylaştırıcı </strong>(insanlar arasındaki zenginliğin dağıtılması anlamında) <strong>olmak üzere</strong> <strong>ikiye ayrılır.</strong> </span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Paylaştırıcı adalet belirli bir topluluğun olduğu bir yerde kendini gerçekleştirir.</strong> Bu adalet türünden beklenen dağıtılması gereken belirli bir şeyi iki kişi arasında bunların değerleri oranında ve hakettikleri kadarıyla paylaştırmaktır. <strong><span style="text-decoration: underline;">Bu anlamda adalet iki ya da daha fazla kişiye kendi payına    düşenden ne azını ne de daha fazlasını vermektir.</span></strong> Adaletin bu tanımı ve devletin buradaki rolü devlet felsefesi bakımından oldukça önemlidir, çünkü <strong>devlet</strong> günümüzde daha çok bu dağıtmayı <strong>bireylerden aldığı vergilerle yapmakta</strong> ve bunun doğal sonucu olarak da bir sürü <strong>kötüye kullanmalar</strong> meydana gelmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Aristoteles, devleti</strong> –ki bu aynı zamanda eski Yunan devletinde görülen bir özelliktir- <strong>insanların kendisine hissedar oldukları ortak bir kurum olarak görür.</strong> (Aslında öyle değil mi?) Yani o, devleti bir sürü ortağı olan bir kuruluş gibi kabul edip, onun ettiği karlardan ortakların bu kuruluştaki işlevlerine göre dağıtılması gerektiğine inanır. Bu bakış açısı günümüz bakış acısından oldukca farklı ve ilginc bir durumdur. </span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;"><strong>Düzeltici adaletin</strong> iradi eylemler (ticaret, hukuk) ve irade dışı ya da iradenin kötüye kullanıldığı eylemler (hile ve zorbalıkla mala sahip olma, hırsızlık, bireye ve mala karşı yapılan saldırı, vs.) olmak üzere <strong>iki alt dalı söz konusudur</strong>. İradi eylemlerle irade dışı eylem arasındaki fark ilkinde bireyin iradesiyle işin içinde olması, ikincisindeyse iradenin kötüye kullanılması söz konusudur. Bu   şekilde (iradenin kötüye kullanılması) yapılan bir eylem adaletsiz ve dolayısıyla erdemsizdir. <strong>Bu   aynı zamanda ortak sözleşmenin de ihlalidir. </strong>Böyle bir davranışı yapan bireylere karşı -haksız uygulamalar ve hırsızlıklar karşısında- yargıçlar devrededir. Fakat onların ilk amacı suçluyu cezalandırmaktan ziyade karşı tarafın zararının tazmin edilmesidir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Düzeltici adaletle paylaştırıcı adalet arasındaki diğer önemli bir fark da ilkinin aritmetik orantıya göre, ikincinin ise geometrik orantıya göre işlevsel olmasıdır. </span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Yasa karşısında herkes eşittir ve yasa eylemin yasaya uygun olup olmadığı ile ilgilenir. (O da Anayasa olsa gerek.)</span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles <strong>üçüncü bir adalet türü</strong>nden bahseder, o da özellikle ticari faaliyetlerde karşımıza çıkan <strong>değiş-tokuş adaletidir.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;">Bu adalet türü özellikle devletin bekası için gereklidir, çünkü <strong>kurum olarak devletin varlığı da bu adalet türüne bağlıdır. Yani devlet ancak hizmetlerin karşılıklı değiş-tokuşuyla bir arada tutulur.</strong> <strong>İnsanlar devlete, devlet de insanlara bir şeyler verir ve aynı zamanda alırlar.</strong> Aristoteles insanlar arasındaki değiş-tokuşun değerler üzerinde olamayacağı, yani buğday veren bir insanın karşısındaki insanın sahip olduğu pamuğu almak istemeyeceğinden dolayı genel bir değiş-tokuş aracısına ihtiyaç duyulduğunu <strong>bunun da paradan başka bir şey olmadığını belirtir.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Araştırmacı, Sonuç Olarak</strong>;</span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles ile Platon’un adalet anlayışlarını karşılaştıracak ve ortak yönlerini ele alacak olursak        şunları söyleyebiliriz<strong>: Her iki filozofa göre de adalet en yüksek erdemdir.</strong> Aristoteles’te bu görüş genel (politik) yasal doğruluk kavramına dönüşür. Bu iki filozofun sisteminde <strong>etik ile politika arasında doğrudan bir bağ olduğundan</strong> <strong>adalet kavramı en yüksek erdem olarak hem etiğin hem de politikanın ortak bir kavramıdır. Diğer bir ortak yön her iki filozof için de hukuk adalet, hukuksuzluğun ise adaletsizlik olarak betimlenmesidir.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><strong><span style="font-size: small;">Platon için ideal devlet, filozofların kral olduğu ve sıkı bir sınıfsal yapıya dayanan devletken, </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Aristoteles için ideal devlet, yasalara bağlı kalan aristokratlardan oluşan bir zümrenin idaresinde olan devlettir.</strong> (-ki bu aristokrat durum yasal temsilcisi olmayan sınıflara ilişkin çıkarılan yasalarda Türkiye’de görülmektedir-) Bu zümre <strong>oligarşiyle karıştırılmamalıdır, çünkü oligarşide bireysel çıkarlar ve güç hâkimdir. (?!)</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Filozoflarımız arasında diğer bir ortak yön de adaletin devletin temel unsurlarından birisi olmasıdır. Yani sağlıklı bir devlet şekliyle sağlıklı bir toplumun temel şartı adaletin ilgili devlet ya da toplumda tesis edilmesidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Adalet kavramı bağlamında Platon ile Aristoteles arasında ortak noktalardan daha çok farklılıklar söz konusudur. </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;"><strong>İlk göze çarpan fark, </strong>Platon’un hareket noktası ideal (hatta bazılarına göre ütopik) bir devlet modeliyken, Aristoteles’in -genel felsefesine de uygun bir biçimde- reel bir devlet ya da toplumdan hareket etmesidir. Yani Platon şimdi ve hazır olanı tahlil etmek ve olanı incelemek yerine <strong>olması gerekeni, ideali ortaya koyarken, </strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;">Aristoteles mevcut durumu ve şu anı adalet anlayışı bağlamında analiz etmeye çalışır. Bu açıdan bakıldığında Aristoteles’in adalet anlayışı ve bunun toplumda farklı yansımalarını ele alışı oldukça </span><strong><span style="font-size: small;">somut ve yol göstericidir.</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><span style="font-size: small;">Mesela Platon’da iradi adalet ya da ticari adaletle ilgili bir tespit bulmak nerdeyse imkânsız iken, Aristoteles bu adalet biçimlerini tek tek ele alır, bunların mevcut yasalarla nasıl bir ilişkisi olduğunu saptamaya çalışır ve <strong>adaletin ekonomiyle olan ilgisini</strong> oldukça orijinal saptamalarla betimler. Bu anlamda detaylı ve somut bir adalet analizini Platon’da bulmak zordur. Platon devlette adalet ve </span><span style="font-size: small;">bireyde adalet kavramından bahsederken açık bir bicimde devlette adalet anlayışını, diğer bir ifadeyle devleti yüceltirken Aristoteles’te böyle bir yüceltme söz konusu değildir ve o daha çok bireysel adalet kavramına önem verdiğini okuyucuya hissettirir. Platon adalet kavramını analizinde</span></p>
<p><span style="font-size: small;">insan ruhunun sahip olduğu düzenle devlet düzeni arasında yapısal bir benzerlik olduğu düşüncesindedir.</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Aristoteles’te böyle bir eşleştirme söz konusu değildir. <strong>Aristoteles adaletle özgürlük arasında birebir ilişki kurarken, yani adaletin ancak özgür bir devlette mümkün olabileceğini söylerken</strong> <strong>(Her alanda dışa bağımlı bir ülkede adalet ne denli bağımsız olabilir?)</strong></span><span style="font-size: small;"><strong> </strong></span><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Platon’da bu anlamda bir vurguya rastlanmaz. Aristoteles en adil olan ya da olması beklenen üç sınıftan (devlet adamı, yargıçlar, çiftçiler) bahsederken, Platon’da bu meziyet sadece filozof olan devlet adamlarına hasmış gibi gözükmektedir. <strong>Platon’da</strong> diğer sınıflar bu anlamda tartışma konusu yapılmaz, <strong>hatta çiftçiler işçiler ve zanaatkârlar gibi devletin alt sınıfını oluşturduklarından dolayı onlardan en yüksek adaleti beklemek anlamsız olur.</strong></span></p>
<p><span style="font-size: small;"><strong>Platon’un devleti</strong> birbiri arasında geçişlerin mümkün olmadığı sıkı bir sınıf devletidir. (Yani statüler arası geçiş akışkanlığı yoktur, özellikle de fakülte mezunu assubaylar için de büyük çoğunlukla geçerli bir durumdur. TSK, tabandan gelen fakülte mezunu assubaylar dururken, yıllarca subay kaynağını vatan hizmetini yapan yedek subaydan, son olarak da sözleşmeli kaynaktan almaya özen göstermektedir.)</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span><span style="font-size: small;">Platon’un devlet anlayışında adalet kavramının uygulama alanının darlığı ve zorluğu önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu anlamda aslında onun adalet anlayışı bizzat kendi ideal devletinde</span></p>
<p><span style="font-size: small;">adaletsizliği (eşitsizliğe sebep olduğundan ve bu eşitsizliği sabitleştirdiğinden) doğururken, Aristoteles bütün insanları ve sınıfları kuşatıcı bir adalet anlayışı geliştirmeye çalışır ve onun devlet felsefesi buna imkan tanır. Platon’da vatandaşlar devletin hiçbir uygulamasına karışma hakkına sahip değilken, <strong>Aristoteles’te (toplumun bütün sınıfları olmasa da) vatandaşların devleti sorgulama ve yönetime katılma hakları vardır.</strong></span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><strong><span style="font-size: small;">****                ****                                </span></strong></p>
<p><span style="font-size: small;">Bir bilim insanının Antikçağ ’da gündeme gelen Adalet, Hukuk, Hak, Devlet, Bağımsızlık, Sınıflar arası ilişkiler, Adalet ve İnanç ilişkisi gibi halen günümüz Türkiye’sine ışık olabilecek araştırmasını paylaşmayı, günümüz koşullarına göre anlamlı buldum. Yazıyı uzun tutmamak için görüşlerimi parantez içinde (“Araştırmacının Eleştirisi”nden ayrı) belirttim. </span></p>
<p><span style="font-size: small;">Son cümle olarak, hak arayışında olan insanlar; önlerine çıkabilecek engelleri ve sebeplerini ve niçin hak ramak gereğinde olduğu ve izleyecekleri yolun nasıl olması gerektiğini, medeni bir yaşam mücadelesinin yalnızca kendisinden ibaret olmadığının, toplumun diğer unsurlarının da bir değişime ihtiyacı olduğunun bu araştırmada yer aldığını düşünmekteyim&#8230;</span></p>
<p><span style="font-size: small;"> </span></p>
<p><strong><span style="font-size: small;">Orhan Kaya, Oncekultur.com, 13.05.2012<br />
</span></strong></p>
<p><strong><span style="font-size: small;"> </span></strong><strong><span style="font-size: small;">(*)<a href="http://www.flsfdergisi.com/sayi6/27-46.pdf" target="_blank">http://www.flsfdergisi.com/sayi6/27-46.pdf</a></span></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4685</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Arap Baharı ve PKK</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4681</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4681#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:31:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4681</guid>
		<description><![CDATA[İçeride Kürt açılımı ve demokratikleşme, dışarıda ise Arap Baharı, yani Arap sokağının daha çok özgürlük ve hak talebi PKK’nın fikri dayanaklarını zayıflattı, ideolojik olarak altını oydu. Devlet değiştikçe ve örgütü masaya çağırdıkça PKK masayı tekmelemeye, tüm görüşmeleri silahlı alana çekmeye çalıştı. &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4681">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><strong>İçeride</strong> Kürt açılımı ve demokratikleşme, dışarıda ise Arap Baharı, yani Arap sokağının daha çok özgürlük ve hak talebi PKK’nın fikri dayanaklarını zayıflattı, ideolojik olarak altını oydu. Devlet değiştikçe ve örgütü masaya çağırdıkça PKK masayı tekmelemeye, tüm görüşmeleri silahlı alana çekmeye çalıştı. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/pkkc%C4%B1.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4682" title="pkkcı" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/pkkc%C4%B1.jpg" alt="" width="300" height="200" /></a></p>
<p>Aynı şekilde <strong>örgüt Arap Baharı’nda da çok kötü bir sınav verdi</strong>. Ayaklanmaların ilk günlerinde ne olduğunu doğru dürüst anlayamayan PKK ve uzantıları sıranın Türkiye’ye geleceğini, burada da ‘Türkiye Baharı’nın yaşanacağını iddia ettiler. Oysaki Türk baharı yaşanalı çok oluyordu ve asıl değişmesi gereken devletten çok örgüttü.</p>
<p>PKK Suriye’de de çok kötü bir sınav veriyor. Yıllardır ezilen ve meşru haklarını isteyen Suriye halkını ve en önemlisi mazlum Suriyeli Kürtleri değil de <strong>Beşar Esad</strong> diktatörlüğünü destekliyor. Hatta Suriye Kürtlerinin Şam’a karşı ayaklanmasını engellemeye çalışıyor, bu uğurda kilit Kürt isimleri ya susturuyor ya da öldürüyor.</p>
<p>Kendisini Kürtlerin savunucu ve bir özgürlük hareketi olarak lanse <a id="_GPLITA_0" title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.stargazete.com/yazar/sedat-laciner/politika/arap-bahari-ve-pkk/yazi-580463#">eden</a> PKK diktatörlerin yanında yer alırken Irak ve Suriye Kürtleri ile Türkiye devleti örgütün tam aksine Arap halklarının hak ve özgürlük taleplerini sonuna kadar destekliyor&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>PKK, Suriye yönetimini rahatlatabilmek için bir yandan Suriyeli Kürtleri baskılıyor, diğer taraftan ise sınırın Türkiye tarafında devlet ile Kürtlerin anlaşmasına mani oluyor. Ankara’nın tüm iyi niyetli çabalarına rağmen Kürt sorununda bir türlü meşru muhatap bulamamasının asıl nedeni de bu. PKK’nın en hassas günlerde yaptığı anlamsız görünen sabotaj tarzı saldırılarının nedeni de bu&#8230; <strong>İçeride ve dışarıda yaşanan doğal değişimin parçası olamadığı için PKK’nın taşeron özellikleri artıyor ve ayakta kalabilmek için başkalarına hizmet etme ihtiyacı daha bir belirginleşiyor</strong>. Anlamsız sandığımız PKK saldırılarının pek çoğu aslında gerçek PKK saldırısı değil ve bunların PKK dışı pek çok sebebi var&#8230;</p>
<p>Bir bakıyorsunuz Türkiye’nin İsrail ile ilişkileri bozuluyor, hemen ardından PKK saldırılarını arttırıyor&#8230; Bir bakıyorsunuz Suriye ve İran ile ilişkilerimiz bozuluyor, PKK büyük çaplı saldırılar düzenliyor&#8230;</p>
<p>Kısacası içeride demokratikleşme, dışarıda ise Ortadoğu’nun yeniden yapılanması bir yönden PKK’nın fikri zeminini çökertirken, diğer taraftan örgütü yerel olmaktan çıkartıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Tasvir etmeye çalıştığımız ilişkiler ağı ne yazık ki yaz ayları boyunca yeni saldırıları getirebilir. Özellikle Suriye, Türkiye içinde patlak verecek çatışmaları kendisini rahatlatacak bir gelişme olarak görüyor. Dolayısıyla müttefikleri de onun rahatlamasına katkı verecektir. Diğer taraftan İsrail’de etkili bir grup Türkiye’yi köşeye sıkıştırmak için her şeyi yapmaya hazır. Hatırlayacaksınız, PKK’yı Türkiye’ye karşı kullanma fikri İsrail Bakanlar Kurulu’ndan bile tartışılmıştı. Dolayısıyla İsrail uçakları Akdeniz’de belirdiğinde PKK da karakol basarsa şaşırmayacaksınız.</p>
<p>Özetle İsrail, Suriye ve Suriye’nin dostları PKK ile işbirliğinde alışılmadık bir mutabakat içinde görünüyor. Neredeyse hiçbir konuda anlaşamayan bu ülkelerin üzerinde anlaştıkları bir diğer konu da Arap Baharı’na karşı olmaları, yani statükoyu savunmaları.</p>
<p>Görünen o ki bu yaz oldukça sıcak geçecek&#8230; Umarız şer düşünceler sadece sahiplerine zarar verir ve Ortadoğu’ndan yükselen çöl sıcakları ülkemizi sadece teğet geçer.</p>
<p>Sedat Laçiner, Star, 20.05.2012</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4681</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Üç Tevhit Sembolü: Bediüzzaman, Necip Fazıl ve Karakoç..</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4677</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4677#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:27:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4677</guid>
		<description><![CDATA[Yirminci yüzyıla girerken, İstanbul’daki ortam, adeta Osmanlı’nın yıkılıp yok olacağının habercisiydi: Siyasi çekişmeler, entrikalar, ikbal kavgaları.. Son dönem imparatorluğu, başını kaldıramıyordu. ‘Ne olacak devletin hali?’ sorusuna cevap bulmaya çalıştı herkes.. Ülkenin geleceğini yapılandırmaya dair siyasi tartışmalarda kendini gösterme yarışı yapılıyordu &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4677">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yirminci yüzyıla girerken, İstanbul’daki ortam, adeta Osmanlı’nın yıkılıp yok olacağının habercisiydi: Siyasi çekişmeler, entrikalar, ikbal kavgaları.. Son dönem imparatorluğu, başını kaldıramıyordu. ‘Ne olacak devletin hali?’ sorusuna cevap bulmaya çalıştı herkes.. Ülkenin geleceğini yapılandırmaya dair siyasi tartışmalarda kendini gösterme yarışı yapılıyordu adeta.<br />
Derken patlak veren savaşlar: Balkan Savaşları, Trablusgarp savaşı ve Birinci Dünya Savaşı.. O cepheden bu cepheye koşturan ordu; yenilgiler, toprak kayıpları..  Milli Mücadele’yle yaşama hakkımızı teyit edecektik millet olarak.. Cumhuriyetin ilk yıllarında ve ilk meclis açıldığında, Atatürk ve arkadaşlarıyla, hocalar yan yanaydı.</p>
<p><strong>İLK TEVHİT SEMBOLÜ: BEDİÜZZAMAN</strong></p>
<p>Said Nursî, gençliğinden beri dikkat çeken, aktivist bir yapıya sahipti; dönemin mücahit alimi olarak öne çıkacaktı. Kimseye soru sormaz, ama her soruya cevap verirdi. Osmanlı coğrafyasının ve İslâm dünyasının tanınmış alimleri, Bedüzzaman’la yaptıkları tartışmalarda, üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldılar ve onun gerçekten de “Bediüzzaman” (zamanın harikası) olduğunu itiraf ettiler.<br />
Bir dönem <a id="_GPLITA_0" title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.haber7.com/yazarlar/mustafa-yurekli/881517-uc-tevhit-sembolu-bediuzzaman-necip-fazil-ve-karakoc#">Sultan</a> Abdülhamit&#8217;in karşısında İttihatçılarla birlikte hareket eden, hürriyetin ilanı üzerine Selânik&#8217;te konuşma yapan Said Nursî, daha sonra İttihatçılarla ters düşmüş, idama mahkûm edilmişti. Beyazıt Meydanı&#8217;nda, idam sehpalarının gölgesinde yapılan mahkemede, &#8220;Sen Şeriatçıymışsın!&#8221; diyen yargıca, &#8220;Evet, Şeriatçıyım!&#8221; demiş, &#8220;Şeriat uğruna bin tane başım olsa feda ederim!&#8221; diye konuşmuştu.<br />
Said Nursî, Cumhuriyeti savunuyordu; bu yüzden cumhuriyeti kuranlarla da birlikteydi.. TBMM&#8217;nin ilk kuruluşunda, Meclis’te açılış duası yaptı. Ancak, daha sonra Cumhuriyeti kuranlarla da yolları ayrıldı. Atatürk&#8217;ün yüzüne karşı eleştiriler yaptı. Bu yüzden, Şeyh Said isyanına karıştığı gerekçesiyle ülkenin dört bir yanında sürgün hayatı yaşadı.</p>
<p>Barla&#8217;ya sürüldüğünde, yeni bir yol ayrımına geldiğini fark etti: Hayat anlayışını, sosyal/siyasal felsefesini değiştirecekti artık. Siyasetle bir yere gelemeyeceğini, insan yetiştirmek, iman kurtarmak, cemaat oluşturmak gerektiğini düşünerek önemli eserlerini yazmaya başlayacaktı. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/said.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4678" title="said" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/said.jpg" alt="" width="268" height="188" /></a></p>
<p>Hükümet tarafından oradan oraya sürülen yaşlı adam ve hala “&#8221;Şeriat uğruna bin tane başım olsa feda ederim!&#8221; dediği için sakıncalı duruma düşmüş bir İslam alimi olarak, çağın Hüseyni olmayı seçmiş Said Nursi, Barla&#8217;daki çam dağına çıkıp dağın yüksek yerindeki bir ağacın tepesinde büyük bir dala oturarak, yıldızlara, kâinata uzanmış gibi eserler ortaya çıkaracaktı.. Şehir şehir, hapishane hapishane dolaşarak Risale-i Nur Külliyatı’nı telif edecekti. 1960’ta vefat ettiğinde, Cumhuriyet döneminin Tevhit sembolü haline gelmişti. 1839’da Tanzimat’la şahlanan, Meşrutiyet ve Cumhuriyet’le resmi ideoloji haline gelen Batıcılık karşısında 1950’ye kadar Tevhit bayrağını taşıdı..</p>
<p><strong>İKİNCİ TEVHİT SEMBOLÜ: NECİP FAZIL</strong></p>
<p>Necip Fazıl Kısakürek, ruh halini &#8216;yakıcı bir hayal kuvveti, marazi bir hassasiyet, dehşetli bir korku&#8217; olarak tanımlar. Allahü Teala, ona bahşettiği bu fıtratla, milletimize mücahit bir mütefekkir, velut bir büyük şair bağışlamıştı..</p>
<p>1934&#8242;de bir akşam, Bogaziçi’ndeki evine dönüyordu.. Bulunduğu Şirket-i Hayriye vapurunda, Hızır (a.s) tavırlı bir adam, tam karşısına oturmuş ve gözlerini ondan hiç ayırmıyordu.. Vapur iskeleye yanaşıp yolcular ayaklanınca, o meçhul ve esrarlı şahıs, Necip Fazıl’a kâinat çapında bir vaatle Abdülhakîm Arvâsî Hazretleri&#8217;nin adresini verdi. Sonra Necip Fazıl o eteğe bir yapıştı; pir yapıştı. O ilim ve irfan kaynağına bağlandıktan sonra verdiği ilk eser, “Tohum” yayınlandığında, takvimler 1935 yılını gösteriyordu. Büyük ruh çilesinin sahnelik destanı “Bir Adam Yaratmak” geldi ardından. “Çile” ise 1939 yılı kalem ürünlerindendi..</p>
<p>Kovulmalar, sürülmeler, kırılmalar, dağılmalar… Asıl çile şimdilerde doluyordu. Başına çok işler açan &#8216;Başımızda kulak istiyoruz&#8217; nükteli sözünün iradı, &#8216;Sır&#8217; isimli piyesinden dolayi &#8216;Milleti kanli ihtilale teşvik&#8217; suçlamasıyle mahkemeye çıkarılması &#8216;Abdülhamîd&#8217;in Ruhaniyetinden Istimdat&#8217;ından sonra başına gelenler, Borazan mizahı çıkarması tarihi, 1946-47…</p>
<p>Yirminci yüzyılın ikinci yarısına girerken Tevhit bayrağının ikinci sancaktarı tarih sahnesine çıkıyordu. Otel odasına taşınacak kadar bütün mal varlığını davalardan yakasını kurtarmak için harcadı ve nihayet 28 Haziran 1949’da “Büyük Dogu Cemiyeti”ni kurdu, ama davaların ardı arkası kesilmedi. 1952’de &#8216;Müdafalarım&#8217; çıktı. 27 Mayis 1960 darbesi, milletinin bahtıyla birlikte Büyük Dogu&#8217;nun da kapatılma tarihi oldu aynı zamanda. Birkaç ay sonra zindana kapatılacaktı.. 1964&#8242;te Büyük Dogu&#8217;nun 11&#8242;inci devresini açtı. Adnan Menderesin hatırası için kaleme aldığı ve derginin 1&#8242;inci sayısında yayınladığı &#8216;Zeybeğin Ölümü&#8217; şiirinden dolayı takibata uğradı. 1965&#8242;te &#8216;Din esasina bağlı cemiyet kurmak&#8217; iddiasiyle yargılandı. &#8216;Hükümetin Manevi Sahsiyetini Tahkir&#8217; suçlaması ile yine gündemdeydi. 1967’de Büyük Dogu dergisinde dönemin Başbakanı&#8217;nın kayıtlı olduğu Mason kütüğünün fotokopisini ilk defa olarak yayınladı. Bir de üstüne ‘Süleymanname’ şiirini yayınlamıştı.. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerine karşı direndi, milletimizin ve medeniyetimizin sözcüsü oldu..<br />
Necip Fazıl’ın tarih bilincini gelişkirmek için kaleme aldığı, rasmi tarih anlayışını çürüten “Vahidüddin” isimli kitabı, inanılmaz gerekçelerle 1,5 yılının daha nemli zindan duvarları arasında geçirmesine neden oldu.<br />
Suçlandı, sorgulandı, yargılandı.. 1983’te yine, 12 Eylül askeri darbesinden sonra, geride bıraktığı 64 adet büyük eseri amel defterini açık tutmaktadır.. O hala İslam’ın gür sedasıdır..</p>
<p><strong>ÜÇ TEVHİT SEMBOLÜ</strong></p>
<p>Milletimiz, tarihinin en karanlık dönemi olan yirminci yüzyılı üç kalemin kılavuzluğuyla geçirdi: Bediüzzaman, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç..<br />
İngiltere ve Fransa’nın hücumlarına (pozitivizim, materyalizm) Bediüzzaman, çift kutuplu dünyada ABD ve SCCB’nin kültürel saldırılarına (kapitalizm ve sosyalizim)  Necip Fazıl  karşılık verdi.. Sezai Karakoç da 1980 sonrasında, özellikle tek kutuplu hale gelen dünyamızda, küresel kötülük kapitalizme karşı milletimizi ve medeniyetimizi savunan kalem oldu..<br />
Bu üç tevhit sembolü yazarımız, milletimizin yüzyıllık modernizm yolculuğunun salimen geçmesi için çırpındılar.. İslam’ı ve medeniyetimizi savundular..<br />
Onlara çok şey borçluyuz..</p>
<p><strong>Mustafa Yürekli / Haber 7, 20.05.2012</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4677</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İlnur Çevik: PKK-Ergenekon kardeş gibidir</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4673</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4673#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:18:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4673</guid>
		<description><![CDATA[Süleyman Demirel ve Necmeddin Erbakan&#8217;a danışmanlık yapan İlnur Çevik, &#8220;PKK ile Ergenekon ittifakını deşifre edince ipimi çektiler&#8221; dedi ve ekledi: Abdullah Öcalan, İmralı&#8217;dan Kandil&#8217;e &#8220;AK Parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel olmalı. Türkiye&#8217;ye saldırıları artıralım&#8221; mesajı gönderdi. Celal Talabani mesajı &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4673">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong></strong>Süleyman Demirel ve Necmeddin Erbakan&#8217;a danışmanlık yapan İlnur Çevik, &#8220;PKK ile Ergenekon ittifakını deşifre edince ipimi çektiler&#8221; dedi ve ekledi: Abdullah Öcalan, İmralı&#8217;dan Kandil&#8217;e &#8220;AK Parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel olmalı. Türkiye&#8217;ye saldırıları artıralım&#8221; mesajı gönderdi. Celal Talabani mesajı duyup İlnur Çevik&#8217;e aktardı. Çevik de Başbakan, Dışişleri Bakanı ve Milli Savunma bakanına iletti. Milli Savunma Bakanı, bilgiyi Genelkurmay ile paylaştı. Çevik, ardından &#8220;Birileri kapılarımızı açık bırakmış. Bu kapılardan PKK&#8217;lılar içeriye şakır şakır giriyorlar&#8221; diye yazıp, bağlantıları deşifre edince Turkish Daily News&#8217;teki görevinden alındı. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/cev%C4%B1k.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4674" title="cevık" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/cev%C4%B1k.jpg" alt="" width="615" height="297" /></a></p>
<p>İlnur Çevik bir dönem güçlü bağlantıları olan bir gazeteciydi. 2 yıl boyunca Süleyman Demirel&#8217;in başdanışmanlığını yaptı. Refahyol hükümeti Başbakanı Necmettin Erbakan&#8217;ın danışmanı olarak çalıştı. Bu görevleri yürütürken de Irak&#8217;ın kuzeyinde birçok iş yaptı. Yıllarca Kürt Federe bölgesine gitti- geldi. Oradaki siyasi aktörleri yakından tanıdı. Özellikle Celal Talabani ile yakın ilişkiler kurdu. Kürt meselesi ve PKK hakkında derin bilgilere vakıf oldu. Öyle ki; bazen başbakanlara iletmek için getirdiği mesajlardan dolayı başı belaya girdi. Çevik, 2004 yılında yeniden çatışma kararı aldıran İmralı hükümlüsü Öcalan&#8217;ın Kandil&#8217;e gönderdiği &#8220;AK Parti güçleniyor. Kemalist güçlerle hareket edin ve savaşı yeniden başlatın&#8221; mesajının kim tarafından kendisine verildiğini, bunu kimlere ilettiğini ve bundan ötürü başına neler geldiğini anlattı. İşte söyleşiden bazı bölümler.</p>
<p><strong>-Öcalan&#8217;ın 2004 yılında Kandil&#8217;e gönderdiği mesajdan önceden haberiniz olmuş. Kim ne amaçla bu mesajı aracılığınızla Başbakana gönderdi anlatır mısınız?</strong></p>
<p>Adalet ve Kalkınma Partisi, 2004 yılındaki yerel seçimleri rakiplerine büyük fark atarak kazandı. O zaman ben Turkish Daily <a id="_GPLITA_0" title="Powered by Text-Enhance" href="http://www.haber7.com/ic-politika/haber/881858-cevik-pkk-ergenekon-kardes-gibidir#">News</a> gazetesindeydim. Olayları yakından takip ediyordum. Bir gün Celal Talabani haber gönderdi: &#8216;Çok önemli şeyler var, görüşelim&#8217; dedi. Cengiz Çandar ile Süleymaniye&#8217;ye gittik. Talabani ile oturduk uzun uzun sohbet ettik. Talabani bize dedi ki &#8220;Öcalan&#8217;ın Kandil&#8217;e geçtiği talimatları bizim istihbarat yakaladı. Öcalan diyor ki; &#8216;AK Parti güçlendi. Kemalist güçler buna engel olmalı. Yeniden Türkiye&#8217;ye saldırıları artıralım. Yani terör tırmanacak. Bunu lütfen Başbakan&#8217;a iletin. Biz Başbakan&#8217;ı destekliyoruz.&#8221; Mesaj çok önemli ve Başbakan Erdoğan&#8217;a iletmemizi istiyordu. Bunun üzerine Cengiz ile bakıştık. Ama bu bilgiyi başka yerlerden de teyit etmemiz gerektiğini düşündük.</p>
<p><strong>SINIRLAR KEVGİRE DÖNMÜŞ</strong></p>
<p><strong>-Sonra neler yaptınız?</strong></p>
<p>Bu mesajın Barzani cenahından da teyit edilmesine karar verdik. Erbil&#8217;e telefon ettim. Neçirvan Barzani&#8217;ye gelmek istediğimizi söyledim. &#8216;Hemen gelin, yurtdışına gideceğim sizi bekliyorum&#8217; dedi. Bir araya geldik, Talabani&#8217;nin söylediklerini ona aktardık. &#8216;Az bile söylemiş. Öcalan diyor ki; &#8216;Nakşibendiler hem Türkiye&#8217;yi hem de Erbil&#8217;i (Barzaniler Nakşibendi) ele geçirdi. Buna karşı birlik olmalıyız&#8217; Askerler bu işin içinde. Hükümetin güçlenmesini istemiyorlar. Terör tırmansın, biz devreye girelim diyorlar.&#8217; Barzani de Talabani gibi Öcalan&#8217;ı yönlendirenlerin askerler olduğunu vurguladı.</p>
<p><strong>-Türkiye&#8217;ye döndükten sonra mesajı yerine ulaştırdınız mı?</strong></p>
<p>Barzani&#8217;den de kuvvetli bir teyit alıp Ankara&#8217;ya döndük. Başbakan&#8217;dan randevu aldım. O randevudan bir gün önce İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott beni aradı. Yakın dostumdur. &#8216;Bir yemek yiyelim&#8217; dedi. Buluştuk. Peter bana uydu resimlerinden PKK&#8217;lıların büyük gruplar halinde Türkiye&#8217;ye geçtiğinin tespit edildiğini söyledikten sonra: &#8216;Bildiğimiz kadarıyla askerler sınırları iyi kontrol altına almıştı. Son model elektronik cihazlarla gözetliyorlar. Ne oldu da sınırlar böyle aşılıyor? Türkiye&#8217;ye yoğun PKK&#8217;lı geçişleri var. Sınırlar kevgire dönmüş. Haberin olsun&#8217; dedi. Bunun üzerine Talabani ve Barzani&#8217;nin anlattıklarını Westmacott&#8217;a aktardım.</p>
<p><strong>-Üç güçlü teyitten sonra Başbakan&#8217;a çıktınız mı?</strong></p>
<p>Hem Başbakan Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Abdullah Gül hem de Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül&#8217;e gittim anlattım. Erdoğan ve Gül beni dinlediler. Gönül ise &#8216;Bunları Genelkurmay Başkanıyla paylaşacağım&#8217; dedi. Gönül, o zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile görüştükten sonra beni aradı. Bana &#8216;Özkök asker böyle bir şey yapmaz ama aramızdaki bazı unsurlar böyle bir şey yapmışsa da bir şey diyemem&#8217; dediğini aktardı.</p>
<p><strong>-Özkök&#8217;ün &#8216;unsur&#8217; olarak nitelediği bir kısım askerlerin kim olabileceğini düşünüyorsunuz?</strong></p>
<p>Ergenekon ve diğer davalardan yargılanan bir kısım askerler olabilir. Zira o dönemde birilerinin farklı faaliyetler içinde olduğu sonradan ortaya çıktı.</p>
<p><strong>ÖZKÖK İŞİME SON VERDİ</strong></p>
<p><strong>-Siz anlattıktan sonra neler yapıldı?</strong></p>
<p>Mesajı gerekli yerlere ilettikten üç hafta sonra hiçbir gelişme yaşanmadı. Ama bu arada terörist unsurlar saldırılarına başladı. Bunun üzerine Turksih Daily News gazetesinde bir makale yazdım. Dedim ki; &#8216;Birileri kapılarımızı açık bırakmış. Bu kapılardan PKK&#8217;lılar, içeriye şakır şakır giriyorlar. Her halde sınırları koruyanlar AK Parti il ve ilçe teşkilatları mensupları değil. Demek ki askerler görevlerini yapmıyorlar.&#8221;<br />
Bu makalenin yayımlanmasının üzerinden bir hafta bile geçmeden Ertuğrul Özkök beni aradı ve bana &#8216;Artık seninle çalışamayacağız. Genel yayın yönetmenliğini bırak&#8217; dedi. Bu makale ile ipim çekilirken aynı sırada da Cengiz Çandar&#8217;ın CNN Türk&#8217;teki programına son verildi. O aralar Çandar &#8220;Neler olur?&#8221; diyerekten Ankara&#8217;ya geldi. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ile görüştü. Bu emniyetçi &#8220;28 Şubat&#8217;ın kalıntıları sizlerle hâlâ uğraşıyor. Biz sizleri korumaya aldık. Ama şunu bilin. Bu işlerin arkasında Şener Eruygur ile Aytaç Yalman var&#8217; dedi.</p>
<p><strong>ORTAK DÜŞMAN AK PARTİ</strong></p>
<p><strong>-PKK ve silahlı kuvvetlerin bazı unsurlarının ittifak etmelerinin amacı ne?</strong></p>
<p>Ortak düşman AK Parti. Hem PKK hem de bazı askerler, AK Parti&#8217;nin önlenemez yükselişinin önüne geçme noktasında ittifak kurdular. Ben sonradan şunu anladım. Olayı Başbakan Erdoğan&#8217;a anlattığımda meğerse AK Parti hükümetleri daha silahlı kuvvetleri zaptu rapta alamamış. Eğer olmuş olsaydı gelişmeler çok daha farklı sonuçlanırdı.</p>
<p><strong>-2004&#8242;te başlayan ve daha sonra artarak devam eden bir şiddet olmasa bile, eylemlerini sürdürerek varlığını hissettiren bir PKK var. Sizce neden bu örgüt minimize edilemiyor?</strong></p>
<p>Pek çok metod denendi. Anlaşma yolunun tercih edilmesinin de bazı olumsuzlukları var. Çünkü toplumun kayıpları oldukça fazla. &#8220;Konuşarak halledilmeli&#8221; denildiği zaman halk kayıplarını gündeme getiriyor. Hiçbir bir hükümet, şehit veren ailelerin hassasiyetlerine rağmen anlaşarak işi çözme hususunda fazla ileri gidemiyor. Tabii yaşanan acılara rağmen ülkeyi idare edenlerin daha fazla cesurca adımlar atması gerekiyor. Başbakan Erdoğan, Oslo görüşmeleriyle bazı adımlar attı. Silahların çözüm olmadığı kesindir. Konuşarak çözmeye çalıştığınız zamanda toplumun bir kesimi &#8220;Teröristle nasıl konuşursun&#8221; diyerek feryat ediyor. &#8220;Yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal&#8221; durumu.</p>
<p><strong>GÜVENLİK BÜROKRASİSİ ARKADA ENKAZ BIRAKTI</strong></p>
<p><strong>-Başdanışman olduğunuz dönemde Demirel ve diğer kurumların başındaki insanlara &#8220;kan kanla yıkanmaz&#8221; dediğinizde onlar size ne diyorlardı?</strong></p>
<p>İlk ateşkes karanın alınmasında benim de katkım oldu. Süleyman Demirel&#8217;in başdanışmanlığını yaptığım 1991-93 yılında iki ay asker cenazeleri gelmedi. Ama iki ayın ardından 33 askerimiz şehit edildi. Demirel hep &#8216;Devletin, teröristlerle görüşemeyeceğini ve bu kadar kanın üzerine konuşarak uzlaşamayız&#8217; diyordu. Demirel&#8217;den sonra Tansu Çiller dönemi başladı. İş güvenlik bürokrasisine havale edildi ve çığırından çıktı. Ne yazık ki en çok faili meçhul cinayet ve köy yakma olayları o yıllarda yaşandı. Asker &#8220;bildiğini&#8221; yaptı ama arkasında enkaz bıraktı. Bölge halkı da kaybedildi.</p>
<p><strong>ÖZAL ÇÖZÜME YAKLAŞTI, ERBAKAN AÇIK FİKİRLİYDİ</strong></p>
<p><strong>Tayyip Bey&#8217;e fırsat verilmeli</strong></p>
<p><strong>-Tanıdığınız başbakanlardan hangisi çözüme en çok yaklaştı?</strong></p>
<p>Rahmetli Turgut Özal ile çalışmadım ama çok iyi bir diyaloğum vardı. Özal çözüme çok yaklaştı. Erbakan açık fikirliydi. Çözmeyi çok arzuluyordu. Üçüncüsü de Erdoğan&#8217;dır. Tayyip beye, Kürt sorununu çözme fırsatı verilmelidir. Maalesef, meseleyi iyi niyetle çözmek isteyen bir başbakana el uzatma yerine tam tersine, birileri işi çığırından çıkarmaya çalışıyor. Bunlar barışı istemeyenlerdir. Türkiye&#8217;de bazı dönemler, silahı elinde tutan dağdaki teröristi rantı için kullanmış. Askerlerin bir kısmı gerektiğinde Öcalan&#8217;a &#8220;savaş&#8221; demişler Öcalan çatışma kararı vermiş. Ateşkes demişler silahlar susmuş. Çünkü Türkiye&#8217;de birileri bu şiddet ve çatışma sarmalında nemalandı. Nasıl ki birileri 28 Şubat sürecinde nemalandıysa aynen öyle bir durum akan kan üzerinden sağlandı. Büyük paralar kazandı. Bu rantı birileri bırakmak istemiyor. Sıkıntı burada. Korkunç durum budur. İnsan olan bunu yapamaz. Eğer bu durum olmasaydı Türkiye şu anda lider bir ülkeydi.</p>
<p><a href="http://www.turkiyegazetesi.com.tr"><strong>Osman Sağır-Adem Demir&#8217;in röportajı</strong> , TÜRKİYE</a>, 20.05.2012</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4673</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk, Hasan Tahsin&#8217;in adını neden anmadı?</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4668</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4668#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 May 2012 10:06:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4668</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Armağan Atatürk, Hasan Tahsin&#8217;in adını neden anmadı? Yılmaz Özdil, yalnız kendisinin değil, yakın çevresinin de tarihten ne kadar anladığını ayan beyan ortaya koyan bir yazı kaleme aldı &#8220;Hürriyet&#8221;te (16 Mayıs 2012). Verdiği bilgiler tutarsız, yanlış, hatta uydurmaydı. Araya &#8220;trak, &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4668">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<table width="100%" cellspacing="0" cellpadding="0">
<tbody>
<tr>
<td valign="bottom" width="35%"><a href="mailto:m.armagan@zaman.com.tr"> <img src="http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay-yeni/mustafaarmagan.jpg" alt="" width="235" height="110" border="0" /> </a></td>
<td valign="bottom" width="2%"></td>
<td align="left" valign="bottom" width="40%"><a href="mailto:m.armagan@zaman.com.tr"> Mustafa Armağan</a></td>
<td align="right" valign="bottom" width="23%"></td>
</tr>
<tr>
<td colspan="4">Atatürk, Hasan Tahsin&#8217;in adını neden anmadı?</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p>Yılmaz Özdil, yalnız kendisinin değil, yakın çevresinin de tarihten ne kadar anladığını ayan beyan ortaya koyan bir yazı kaleme aldı &#8220;Hürriyet&#8221;te (16 Mayıs 2012). Verdiği bilgiler tutarsız, yanlış, hatta uydurmaydı. Araya &#8220;trak, trak, trak&#8221; gibi ses efektleri de eklediğine göre tarih değil, senaryo yazdığından şüphe edilemez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="attachment_4669" class="wp-caption alignleft" style="width: 269px"><a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/hasan.jpg"><img class="size-full wp-image-4669" title="hasan" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/hasan.jpg" alt="" width="259" height="194" /></a><p class="wp-caption-text">Düşmana ilk kurşunu sıkan gazeteci şehit Hasan Tahsin yalanı ortaya çıktı. Cumhuriyet döneminde yazılan İnkılap tarihinin daha çok uydurma kahramanları var. Milletimizle resmen alay etmişler.FA</p></div>
<div id="haberMetinDiv">
<p>Mesela diyor ki: İzmir&#8217;in Yunanlılarca işgalinde &#8220;zırhlı gemiler&#8221;den çıkan askerleri karşılayan &#8220;Aya Fotini Kilisesi&#8217;nin papazı Hrisostomos &#8216;Evlatlarım, ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz&#8217; diyerek, atıyla inen sancaktarın çizmelerini öpüyordu&#8217;.&#8221;</p>
<p>Bir kere Hrisostomos Aya Fotini Kilisesi&#8217;nin papazı değil, İzmir Metropolitiydi (Metropolitlik makamı Aya Fotini&#8217;deydi sadece). &#8220;Ne kadar Türk kanı içerseniz, o kadar sevaba girersiniz&#8221; dediğini ne Yunan, ne de Türk kaynakları söyler, iki. Sancaktarın çizmelerini öptüğü uydurmadır, üç. (Zaten bu sancaktar da asker kıyafeti giyinmiş Yani veya Yorgaki adlı özbeöz İzmirli bir Rum&#8217;du.)</p>
<p>Bir cümlede bunca hatadan sonra devam ediyor:</p>
<p>&#8220;İnce, uzun, siyah takım elbiseli bi delikanlı fırladı ortaya, aniden&#8230; &#8216;Olamaz&#8217; diye bağırıyordu, &#8216;böyle güle oynaya giremezler&#8217;! Son sözü buydu. (&#8230;) Bastı tetiğe, peş peşe, trak trak trak&#8230;&#8221;</p>
<p>Kendi zamanında hiçbir kaynakta geçmeyen bu sözler 1970&#8242;lerde Hasan Tahsin efsanesini parlatanlardan Ömer Sami Coşar&#8217;ın uydurmalarıdır. Onu o sırada gören ve bu sözleri bize aktaran bir tanık bugüne kadar bulunamamıştır.</p>
<p>Hangi birini düzeltelim: Ne Hasan Tahsin 30 yaşında hayatını kaybetmişti (38&#8242;indeydi), ne İzmirliler &#8220;her zaman sahip çıkmış&#8221;tı ona. Hatta 27 Mayıs darbesine kadar onu hatırlayan dahi olmamıştı. Şu da birilerinin kulağına küpe olsun: Hasan Tahsin anıtının dikilmesi emrini veren, &#8220;ihtilalin kudretli Albayı&#8221; Alparslan Türkeş&#8217;tir.</p>
<p>Bir soru: Acaba Atatürk&#8217;ün Hasan Tahsin hakkında (üstelik hemşerisidir) tek bir cümle etmeyişini nasıl yorumlamak gerekir?</p>
<p>Atatürk ve Hasan Tahsin</p>
<p>Garibinize gitti biliyorum ama Atatürk&#8217;ün ne 1919&#8242;da, ne de daha sonra Hasan Tahsin şunu yaptı, bunu yaptı türünden bir açıklamasını bulabilmiş değiliz. Olsaydı zaten allayıp pullayıp &#8220;İlk Kurşun Anıtı&#8221;nın alnına kazırlardı. Gerçekten de tuhaf bir durum. Neden yok acaba? Atatürk, hemşerisi Hasan Tahsin&#8217;in ismini duymamış olabilir mi? <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/tahsin.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4670" title="tahsin" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/tahsin.jpg" alt="" width="179" height="282" /></a></p>
<p>Tuhaftır, sade o değil, kendi döneminde Hasan Tahsin&#8217;in İzmir&#8217;de ilk kurşunu attığını duyana, bilene rastlamak imkânsız gibi. Buyurun Atatürk döneminde yayımlanan tarih dersi kitaplarına bakalım beraberce.</p>
<p>1929 tarihli Hamit ve Muhsin&#8217;in &#8220;Türkiye Tarihi&#8221;nde ismi geçmez. Aynı yıl basılan Ali Reşat&#8217;ın &#8220;Umumi Tarih&#8221;inde de bulunmaz. 1931 tarihli &#8220;Tarih IV&#8221; başlıklı resmî ders kitabı ise bırakın Hasan Tahsin&#8217;in kahramanlığını anlatmayı, tam tersine, ilk kurşunun Yunanlılarca atıldığını ispatlamak peşindedir.</p>
<p>Peki daha sonraki yıllarda basılan ders kitaplarımız ne diyor. Hızla göz atıyoruz: Prof. Enver Ziya Karal 1958 tarihli &#8220;Türkiye Cumhuriyeti Tarihi&#8221;nde Hasan Tahsin&#8217;i zikre layık bulmaz. Atatürk&#8217;ün &#8220;kızı&#8221; Afet İnan&#8217;ın ilk baskısı 1973&#8242;te yapılan &#8220;Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi&#8221; kitabında da Yunanlıların İzmir&#8217;e asker çıkarmalarının &#8220;halk arasında tepkiye neden olduğu&#8221; yazılır sadece. Yani 1973&#8242;te Atatürk&#8217;ün bu kadar yakınında bulunan biri bile Hasan Tahsin&#8217;in adını anmaz.</p>
<p>Bütün hikâye, 1972&#8242;de İzmir Gazeteciler Cemiyeti&#8217;nce çıkarılan &#8220;Anıt Adam&#8221; (yazan: Zeynel Kozanoğlu) kitabıyla başlamış ve inkılap tarihlerinde ismi geçmeyen birisi, kitapların baş köşesine kurulmaya başlamıştır.</p>
<p>Kozanoğlu kitabında çok ilginç bir açıklama yoluna başvuruyor ve diyor ki: &#8220;Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, yakın tarihimizde cereyan etmiş birtakım olayların ve yürütülmüş faaliyetlerin açığa vurulması ve tartışılması sakıncalı görülmüştü.&#8221;</p>
<p>Meğer İngilizlerle aramızı bozmamak için(!) Atatürk ve İnönü, Hasan Tahsin&#8217;e sansür koydurmuş! Gözlerinize inanamıyorsanız cümlesini aynen yazayım:</p>
<p>&#8220;Dünya milletlerine, Yunanlıların İzmir&#8217;e çıkarken bir zulüm makinası gibi davrandıkları gerçeğini kabul ettirebilmek için çırpındığımız o sıralarda, onlara karşı ilk kurşunun tarafımızdan sıkıldığından da, elbette söz edemezdik.&#8221;</p>
<p>Müthiş! Yakın tarihimizin ne denli ağır bir baskı altında yazıldığının bu derece net bir itirafına başka bir yerde rastlamadım.</p>
<p>&#8220;Tetikçi&#8221; Hasan Tahsin&#8217;den bir kahraman yontma derdine düşenlere birkaç sözüm var:</p>
<p>1) Onlarca ciltlik &#8220;Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri&#8221;nin indeksini taradım, Hasan Tahsin adlı milletvekillerinin ismi geçtiği halde, Atatürk &#8220;sizin Hasan Tahsin&#8221;den tek kelimeyle söz etmiyor. Bunu Atatürk&#8217;ün İngilizlerden çekinmesine mi bağlıyorsunuz yoksa onun ilk kurşunu sıktığından haberdar olmayışına mı? Yoksa unutkanlık veya dalgınlığına mı?</p>
<p>2) Hasan Tahsin&#8217;in &#8220;Hukuk-ı Beşer&#8221; gazetesinde (6 Mart 1919) Damat Ferid Paşa&#8217;yı &#8220;seçkin bir sima, yüksek bir şahsiyet&#8221; diye övmüş olmasını nasıl yorumluyorsunuz?</p>
<p>3) İşgal sırasında Müslüman kadınların açılıp saçılmasını ve eğlence yerlerine gitme serbestliğini savunan birinin normal olduğu söylenebilir mi? (Gazetesi bu yüzden Nureddin Paşa tarafından kapattırılmıştır.)</p>
<p>4) Vali Rahmi Bey&#8217;in oğlunu kaçırtan Çerkes Ethem&#8217;i övdüğünü biliyor muydunuz?</p>
<p><strong>Atatürk de hata yapar!</strong></p>
<p>Okumalarım sırasında dünya kadar araştırmacı istihdam eden kurumların düzeltmeye cesaret edemedikleri maddi bir hata ile karşılaştığımı söylemek zorundayım.</p>
<p>Atatürk 14 Mart 1919 günü Harbiye Nezareti&#8217;ne yazdığı bir yazıda, &#8220;Hukuk-ı Beşer&#8221; gazetesinde kendisine &#8220;haydutbaşı&#8221; diyen birini yerden yere vurmakta ve hakkında gerekenin yapılmasını istemektedir. &#8220;Alçak, iftiracı, vicdansız, namussuz&#8221; dediği kişinin Mevlanzade Rıfat olduğunu çıkartıyor kimileri. Oysa Atatürk de yazısında &#8220;Hukuk-ı Beşer&#8221; gazetesinde çıkan bir yazıdan söz ediyor. Bu gazete, bildiğimiz gibi Hasan Tahsin&#8217;in başyazarı olduğu gazetedir. Acaba Atatürk&#8217;ün Hasan Tahsin&#8217;e düşmanlığı, kendisine &#8220;vurguncu, haydutbaşı&#8221; demesinden geliyor olabilir mi?</p>
<p>Burada bir isim karışıklığı var. Mevlanzade Rıfat&#8217;ın çıkardığı gazetenin ismi &#8220;İnkılab-ı Beşer&#8221;. Çıkardığı diğer bir gazetenin adı, &#8220;Hukuk-ı Umumiye&#8221;. Muhtemelen bu iki ismin Atatürk&#8217;ün hafızasında karışması sonucunda &#8220;İnkılab-ı Beşer&#8221;de çıkan yazıyı, Atatürk &#8220;Hukuk-ı Beşer&#8221;de çıkmış diye şikayet etmiştir.</p>
<p>İlginç bir hususa işaret ederek noktalıyorum bu &#8220;çok olan&#8221; yazımı: Sadi Borak&#8217;ın dediğine göre Mevlanzade Rıfat, gazetelere de sızdırılan bu şikayetnamesi üzerine Atatürk&#8217;e hakaret davası açmıştır. Avukatlarına danışan Atatürk, mahkûm edilebileceği uyarısını alınca onlara davayı mümkün olduğu kadar uzatmaları ve vakit kazanmaları talimatını veriyor. Böylece Atatürk&#8217;ün Samsun&#8217;a giderken aleyhinde açılmış bir dava bulunduğunu öğrenmiş oluyoruz. (Öyküleriyle Atatürk&#8217;ün Özel Mektupları, Çağdaş: 1980, s. 141-141.)</p>
<p>Bana çok ilginç geldi, sizi bilemem tabii.</p>
<p>Zaman, 20.05.2012</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4668</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Prometheler, Ergenekon ve Bir Numara…</title>
		<link>http://www.farukarslan.com/?p=4656</link>
		<comments>http://www.farukarslan.com/?p=4656#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 19 May 2012 11:11:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Faruk Arslan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Konuk Yazar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.farukarslan.com/?p=4656</guid>
		<description><![CDATA[Yarım asırdan fazla bir süre Topağacı Ihlamur Yolu, H. Apt. No:…Nişantaşı, İstanbul adresinde oturan 12 Aralık 2009’da Milliyet’ten Serpil Yılmaz’a verdiği mülakatta “darbelerin bakanı” olarak anılmak istemediğini özellikle vurgulayan Ş.Ş.K’nın nisan ayının son günlerinde ölmesi ile birlikte gazetelerde çıkan haberler &#8230; <a href="http://www.farukarslan.com/?p=4656">Continue reading <span class="meta-nav">&#8594;</span></a>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yarım asırdan fazla bir süre Topağacı Ihlamur Yolu, H. Apt. No:…Nişantaşı, İstanbul adresinde oturan 12 Aralık 2009’da Milliyet’ten Serpil Yılmaz’a verdiği mülakatta “darbelerin bakanı” olarak anılmak istemediğini özellikle vurgulayan Ş.Ş.K’nın nisan ayının son günlerinde ölmesi ile birlikte gazetelerde çıkan haberler ve verilen vefat ilanlarının satır aralarına bakıldığı zaman bazı gerçekleri daha iyi anlarız.</p>
<p>Nitekim Ş.Ş.K.’nın ölümü üzerine TİSK Yönetim Kurulu Başkanı Tuğrul Kudatgobilik, “<strong>Büyük eğitim gönüllüsü </strong>Ş.Ş.K’nın, <strong>Türk sanayi ve eğitimine yaptığı katkılarla daima</strong> <strong>TİSK camiasının gönlünde yaşayacaktır” dedi ve ekledi: Kurucumuzdur.</strong></p>
<p>Başka bir sivil toplum kuruşunun “<strong>Merhuma Tanrı’dan rahmet, kederli ailesine tüm sevenlerine sabırlar dilediği ilanı ile öğrendik </strong>ki Ş.Ş.K, 1967 yılında kurulan Türk Eğitim Vakfı’nın <strong>kurucu üyesi, yönetim kurulu ve mütevelli heyeti üyeliği</strong> yapmış bir isim. <a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/sahap.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4657" title="sahap" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/sahap.jpg" alt="" width="470" height="179" /></a></p>
<p>Sportoto Süper Ligi kupasını Kadıköy’de kaldıran kulübün sitesinden yapılan açıklamadaki ifadeler ise özenle seçilmişti ve daha dikkat çekiciydi.  <strong>Satır aralarında Ş.Ş.K’nın ülkemizin en kritik yıllarında üstlendiği büyük sorumlulukları başarıyla yerine getirmesine dikkat çekiliyordu.</strong> Ülkemizin en kritik yılları ifadesine nasıl bir anlam yüklememiz gerektiğini düşündüm ve Galatasatay yönetiminin bu cümlelerinden öğrendim ki <strong>kulüp en yaşlı üyesini, divan kurulu üyesini</strong> kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyordu. İlanların arasında gezerken <strong>Ş.Ş.K’nın Marmara Grubu Stratejik Ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın kurucu üyesi ve onur madalyası sahibi olduğunu,</strong>“ “Vakfın aziz büyüklerinin(!) cenazesinin Teşvikiye Camii’nden 27 Nisan 2012 günü öğle namazını müteakip Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedileceğini” anlattıkları ilanı okuyunca” bu cümlelerin aslında başlı başına mana taşıdığını düşünmeden edemiyor insan.</p>
<p>Ölüm ilanlarındaki kelimelerin özenle seçilmesine ve 96 yıllık ömrüne sığdırılan işlere baktığımız zaman karşımızda aslında <strong>“Orta boy sıradan ve kendi halinde yaşayan daha da önemlisi 52 yıldır oturduğu evi değiştirmeyen, hiç özel arabası olmayan, sıradan bir insan havasında yaşayan bir işadamının durduğunu görürüz.” </strong>İşin ilginç ayrıntısı <strong>Ş.Ş.K sadece </strong>bir iş adamı değildir… <strong>11 Mayıs 1954′ten 22 Eylül 1980′e kadar tam 26 yıl Şişecam Fabrikalarının Genel Müdürlüğünü yapmış bir profesyonel yöneticidir. Patron olmadığı halde “patronlar kulübü” olarak bilinen TÜSİAD’da başkanlık yapan Ş.Ş.K’nın izlerine burada da her dönem rastlamak mümkündür. Ş.Ş.K, TÜSİAD’ da 1971-1975’de Vehbi Koç ile 1980 – 1981, 1982-1984’de Nejat F. Eczacıbaşı ve 1987-1988’de ise Sakıp Sabancı ile Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanında Şinasi Ertan, Feyyaz Berker, Melih Özakat gibi isimlerle birlikte yer almış. Bir dönemin iktidar belirleyen kurumunda patron olmadığı halde başkan olmak ve Yüksek İstişare Konseyi Başkanlık Divanında uzun yıllar yer almak nasıl bir gücün yankısıdır merak edilmez mi?</strong> Nitekim <strong>Ş.Ş.K’nın </strong>patronlar kulübüne işveren olmadığı halde 1985-1986 yılları arasında başkanlık yapması da ayrıca değerlendirilmelidir.</p>
<p>Darbelerle anılmak istemeyen ama demokrasiye ara verilince aranıp bulunan <strong>Ş.Ş.K’nın</strong>, <strong>1960- 1961 yıllarında Sanayi Bakanlığı, 1980-1981 darbe döneminde ise askerler tarafından Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koltuğuna uygun görülmesinin de bir hikmeti olsa gerekir.  Fakat Ş.Ş.K’nın bakanlık dışında yapması gereken işlerin büyüklüğü sebebiyle koltuğu kısa bir sürede terk etmesi daha da önemlisi bakanlık gibi bir makamı elinin tersiyle iade etmesi de hayatının iyi anlaşılmasına yardımcı olacak bir bilgidir. </strong>1995-2003 yılları arasında Yıldız Sarayı Vakfının Başkan Yardımcılığı görevini de yürüten<strong> Ş.Ş.K’nın, Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın 1997 yılından beri “Duayen Başkanı” olarak anılması tesadüf değildir.</strong> Ergenekon terör örgütü davasının sanıklarından B. G’nin avukatlığını yapan emekli tuğgeneral E.B’nin adının Marmara Grubu Stratejik Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın bünyesinde kurulan akademik konsey ile birlikte 26.11.2008 tarihinde gündeme gelmesi dikkatlerden kaçmamıştı. Nitekim akademik konsey ile birlikte ismi anılan kadroları merak ettiğimiz zaman şimdilerde Sincan sakini olan Emekli Orgeneral Çevik Bir’in, bölücü terör örgütü yandaşı öğrencilere burs verdiği iddia edilen Çağdaş Eğitim Vakfı’nın Başkanı Gülseven Yaşer’in adlarının karşımıza çıktığını görürüz.</p>
<p><a href="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/%C5%9Eahap-Kocatop%C3%A7u.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-4658" title="Şahap-Kocatopçu" src="http://www.farukarslan.com/wp-content/uploads/2012/05/%C5%9Eahap-Kocatop%C3%A7u.jpg" alt="" width="480" height="270" /></a></p>
<p><strong>1916’da İstanbul’da doğan Ş.Ş.K“Yerin İçine gir, araştırarak gizli taşı bulacaksın.” deyişinin çizdiği hedef doğrultusunda “Eleme, seçme, tanıtma, eğitme ve kendine benzetme” süreçlerinden başarıyla geçer.</strong> Cumhuriyet’in kurulduğu yıl başladığı Beşiktaş’taki Taş Mektep’te öğretmenleri tarafından <strong>‘kayan yıldız’, ‘cesur yürekli’ manasına gelen ‘Şahap’ isminin verilmesi ile ismi o günlerden sonra Şahap olarak kalmıştır. Nüfus kâğıdındaki adını ise değiştirmeyerek hayatını dikkat çekmeden iki isimli bir şekilde kendi halinde sürdürmüştür.</strong></p>
<p>1936’da Galatasaray Lisesi’nden mezun olan Ş.Ş.K’nın, <strong>Atatürk’ün Cumhuriyet’i kurduktan sonra ‘Kıvılcım olarak gidecek, volkan olarak döneceksiniz’</strong> <strong>diyerek yurtdışına eğitime gönderdiği 700 isimden birisidir.</strong> Atatürk, genç cumhuriyetin sanayi ve kültür alanında kalkınmasını sağlamak için <strong>1925</strong> yılında başlayarak birçok yetenekli ve zeki çocuğu yurtdışına eğitime göndermiştir. Bu proje Atatürk’ün ölümüyle kesintiye uğramamış <strong>1947</strong> yılına kadar devam etmiştir. Bu proje doğrultusunda <strong>Milli Eğitim Bakanlığı, Maden Tetkik Arama Enstitüsü, Sümerbank gibi farklı kurum ve kuruluşların açtığı sınavları kazanan yetenekli öğrencilerden kimi mühendislik, kimi tıp eğitimi almaya gönderildi.</strong> Fakat geri döndüklerinde aslında hiç birisi gönderildikleri noktada değildi. <strong>Büyük umutlarla yurt dışına gönderilen 700 çocuktan bir elin parmaklarını geçmeyecek kadarı memleket için kolları sıvarken farklı merkezler tarafından devşirilenlerde yeni hedefler için hazırlıklara başladılar.</strong> <strong>Kanaatim odur ki bugünlerde gündem olan bazı davaların köklerine ulaşmak için ta o günlere gitmek gerekmektedir. O günlerde seçilen ve yurt dışına gönderilen bu çocuklar ve aileleri mercek altına alındığı zaman sis perdesinin biraz daha aralandığı görülür.</strong> Özel sınavlarla seçilen ve o günün <strong>Türkiye’sinin zeki çocuklarının Almanya, Fransa, İsviçre, Amerika gibi ülkelerde boş bırakıldığını düşünmek boş bir hayaldir.</strong> Bu çocuklar ülkelerine döndüklerinde, bir taraftan alanlarında büyük başarılara imza atarlarken bir taraftan da hazırlandıkları yeni görevlerinde ciddi bir varlık gösterdiler. <strong>Örneğin Beşiktaş’taki Taş Mektep’te öğretmenler tarafından ‘kayan yıldız’, ‘cesur yürekli’ manasına gelen ‘Şahap’ adı verilen genç adam devlet bursuyla gittiği Belçika’da metalürji, ABD’de seramik eğitimi aldı</strong>. Sümerbank’ta 5 yıl mecburi hizmetin ardından, 26 yıl Şişe Cam’ın Genel Müdürlüğünü yürüttü. <strong>Bütün bunları yaparken Masonlukta iki yılda art arda üç terfi alarak Kalfalığa terfi ederken kendisine güvenenleri yanıltmadığını gösterdi. Çünkü bir Masonun iki yılda Kalfalığa terfi etmek için en az on çırak toplantısına, Üstatlığa yükselmek için ise en az üç Kalfa Toplantısı’na katılmış olması gibi ağır şartlar vardı. Ş.Ş.K’nın birinci dereceyi 6 Haziran 1955′te alırken, bir sonraki yıl yapılan terfi toplantısında ikinci dereceye, 2 Aralık 1957 tarihindeki toplantıda da üçüncü dereceye terfi etmeyi başardı.</strong> <strong>Kıvılcım olarak gönderilen ve volkan olarak dönmesi beklenen Ş.Ş.K. iki yılda üç terfi alarak gayretini ve samimiyetini göstermesini bilmiştir. Yurt dışına eğitim için gönderilen genç cumhuriyetin 700 çocuğundan geri dönenlerin memleket için hayırlı iş tutmadıkları ulaştıkları derecelere bakılarak çok kolay anlaşılabilir. </strong></p>
<p>Büyük umutlarla eğitim için uğurlanan bu kadronun bu topraklarda kurdukları<strong> kripto derin yapı sivil güçlere, siyasetçilere, aydınlara, sermayeye, medya gücüne, hâsılı hayatın her alanına nüfuz ederek Türkiye’yi yılarca dar bir çember içinde tutmayı başarmış ve iktidarların muktedir olmasını engellemişlerdir</strong>.  Ne yazık ki bugüne kadar başarılı da olmuşlardır. <strong>Çünkü iktidarlar iş başına geldikleri zaman bu yapının oyunları ve kafa kolları karşısında şok geçirmekte, sanal gündemden çıkarak büyük hedeflerle ilgilenememektedirler. Yapılan askeri darbelerin, çıkan ekonomik krizlerin, bu toprakları kan deryasına çeviren terör örgütlerinin, naylon tarikat ve cemaat kadrolarının, Liderin çevresindeki bazı isimlerin beslendikleri havuz işte bu havuzdur</strong>. Nitekim bir bankanın yayınladığı “<strong>Türk Promethe’ler Cumhuriyet’in Öğrencileri Avrupa’da</strong>”<a title="" href="http://www.yusufgezgin.com/turk-prometheler-ergenekon-ve-bir-numara/#_ftn1">[1]</a> isimli çalışma ile bu kadronun üstüne sis perdesi çekilmiş ve kamuoyuna birkaç isim sunularak meselenin araştırılmasının önüne geçilmiştir.</p>
<p><strong>Bu günlerde iktidarın af için formüller aradığı bazı isimleri, Atatürk tarafından “Sizi birer kıvılcım olarak gönderiyorum, volkan olup dönmelisiniz” sözü ile uğurlanan kadroların yaptıkları “Beşinci Kol Faaliyetlerine” bakarak düşünmek daha doğru olacaktır. </strong></p>
<p><strong>Özellikle ramazan aylarında öğle yemeklerinde buluşan ve toplantı yapan akşamda geniş katılımlı iftarlar verdiği iddia edilen </strong>Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı’nın <strong>2006 yılında Ş.Ş.K’nın 90.Yaş günü anısına Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda düzenlediği etkinlikte</strong> söylenen sözler kadar etkinliğe katılan isimlerde dikkat çeker. Ş.Ş.K’nın onur gecesinde buluşan  “Süleyman Demirel,  Bülent Eczacıbaşı, Aldo Kazkowski, Alev Yaraman, Rona Yırcalı, Orgeneral Atilla Ateş, Barlas Doğu, Prof. Dr. Ahmet Samsunlu, Org. Necdet Timur, Prof. Dr. Tunç Erem,  Org. İsmail H. Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu gibi önemli isimlerin  K ile nasıl bir gönül bağı içerisinde olduklarını hep merak etmişimdir. Nitekim toplantıda yapılan konuşmaların verdiği mesaj toplantının içeriği kadar önemlidir.</p>
<p>Yapılan toplantıda Marmara Vakfı Başkanı Suver’in  “<strong>Ş. Ağabeyimiz Türkiye için önemli bir sembol, yaşayan bir anıttır.”  demesi,</strong>   Rona Yırcalı’nın, “Bey’in <strong>Türkiye’nin kalkınması için her alanda takdire şayan emek sarf ettiğini</strong> vurgulaması,  Demirel’in “<strong>Ş.Ş.K bu ülkeye ve ülkem insanına hizmet için hala elinden geleni yapıyor.” </strong>Cümlesinin <strong>alkış almasının mutlaka bir anlamı olmalıdır.</strong></p>
<p>Lev Nikolaviç<strong> Tolstoy ne güzel demiş: “Ateşi kıvılcımken söndürmek lazım.”</strong></p>
<div>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><a title="" href="http://www.yusufgezgin.com/turk-prometheler-ergenekon-ve-bir-numara/#_ftnref1">[1]</a> <strong>1925-1947 tarihleri arasında sınavla yurt dışına eğitim için gönderilen isimlerden bazıları şunlardır:</strong>   Nüvit Arıcan, Necip Tolon, Emin Ünalan, Haşim Şensoy, Lütfullah Ulukan, Mustafa Bayram, Tahsin Önalp, Şükrü Topsakal, Prof. Seyfettin Saraçoğlu, Adnan Erkmenol, Bedrettin Sarp, Suat Seyhun,<strong> D<strong>r. </strong></strong>Şahabettin Şefketli Kocatopçu<strong>, Bahri Ersöz, <em>Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Nurettin Topçu, Necip Fazıl Kısakürek.</em></strong></p>
<p>Lokman Erdoğan, 19.05.2012 yusufgezgin.com</p>
<p><em><strong>Hanimiş son NOT: Bu yazıda geçen şahsın gizli bir numaramız, Selanik Dönmelerinin tahtsız kralı <strong>D<strong>r. </strong></strong>Şahabettin Şefketli Kocatopçu olduğunu halen anlayamadı iseniz pes doğrusu! Cumhuriyet&#8217;in altın çocukları olarak lanse edilipte aslında milli devletimize, milletimize değil masonlara hizmet edenler içinde bir tek Necip Fazıl Kısakürek üretim hatasıdır! Ezberleri bozan bir yazı değil mi! Teşekkürler Lokman Erdoğan&#8217;a. FA<strong></strong><br />
</strong></em></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.farukarslan.com/?feed=rss2&#038;p=4656</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

