Davut Dönemi ve siyaset

Ben âcizane, Ak Partili bazı siyasetçilerde asabi yaklaşımlar hissetmeseydim böyle bir yazı yazmaya gerek duymazdım. Ak Partililer, Türkiye’deki 70 yıllık çok partili dönemi dikkatli incelemeliler. Bu süreçte hiç bir cemaat yok olmadı fakat yok olup giden bir yığın parti oldu. Siyasi ekipler, haklı da olsalar cemaatlerle bilek güreşine girişmezler. Girişirlerse sonuç bellidir. Türkiye, cemaatler ülkesi. Dindeki her bir meşrep, bir cemaat olmuş. Allah’tan ki de öyle olmuş.

Osmanlı, vefat ederken, ilerde kendisini yeniden diriltecek nüveleri de ‘dehrin rahmi’ne ekti. Bugün o nüvelerin meyvelerini devşiriyoruz çok şükür.

Osmanlı’nın bakiyesinden bir “milli” -Türklere ait-devlet kurulabileceği hiç kimsenin aklına gelmemişti. Esasında çok az bir azınlık dışında kimsenin böyle bir niyeti de yoktu.

Osmanlıyı tasfiye eden güçler, Osmanlı mensubu her bir halka, kendi devletini kurma imkânı verince, dediler ki (Cörçil) “Türklere de kendi devletlerini kurma imkânı tanıyalım”. İşte Türkiye Cumhuriyeti devleti, o niyetin eseridir. (Ha eğer biz Anadolu’yu işgal eden güçlere karşı bir varlık gösteremeseydik, o da olmazdı, o ayrı bir mesele.) Zaman zaman Cumhuriyet, “Bir Batı Projesidir” demem ondan.

Mirasımız

Kültür Mirasımız

Hani biz, kendimizi Osmanlı’nın devamı sanıyoruz ya, değil. Osmanlıyı, bir daha dirilmemesi için tamamen yok etmek istediler. Her kavme kendi devletini o yüzden kurdurdular ki İslam ümmeti bir daha bir araya gelemesin. Türkler de kendi devletlerini kurdular. (Kürtlere de teklif yapıldı ama o zamanlar Kürtlerin önde gelenleri Türklerle birlikte kalmayı yeğlediler. Çünkü azınlık kabul edilmeyi istemediler. Etselerdi onlara da bir çare düşünülürdü… ) O yüzden de bize, ‘sınırlarını yine kendilerinin belirlediği’ bir devlet kurdurdular.

“Bu adamın ‘Misak-ı Milli’den haberi yok” dediğinizi duyuyorum ama sandığınız gibi değil. Bize çizdirilen ‘misak-ı mllli’, işe yeni giren adama, usulen “Ücret olarak ne istersiniz?”sorusuna verdiği cevap gibi havada idi. Yani gönlümüzden geçen oydu. Ama ne verileceğini o zamanın patronu olan İngiltere belirledi. Hatay da dâhil! (Kendisinin göz diktiği Musul’u, Kerkük’ü alabildik mi? Musul, Erbil, Kerkük, Hatay’dan çok daha fazla Türk’tü ve bize aitti…)

-Peki, ‘Türklerin de bir devleti olsun’ diyenler, bu devlete nasıl bir rol biçmişlerdi sizce?

-Basit!

-Dinsiz değil ama Müslüman da değil!

Sadece adı Türk olan ama Türklük bilinç ve şuuru ile (yani ümmet adına farzı kifâye olan cihâd vazifesini deruhte etmesine sebep olan i’lâ-yı kelimetullah ile)  alakası kalmamış bir Müslüman Türk!

Harf inkılabına o yüzden gerek duydular, dilde sadeleşme adı altında dini kavramların Türkçeden atılmasına o sebeple karar verdiler, kıyafetinizi değiştirip sizi ‘medeni’(!) bir toplum yapmayı o saik ile murad ettiler, dini değil amma toplumun Müslüman olduğunu gösteren şeâiri; yani tekkeleri, zaviyeleri, zikirhaneleri, ezanı, cumayı o yüzden yasakladılar ve o yüzden, laik olmalarına rağmen Diyanet işlerinin devlet eliyle görülmesini, sistem açısından sakınca saymadılar… Ezanın tamamını Türkçeleştirirken, “Haydin kurtuluşa” anlamına gelen kelimeyi Arapça haliyle bırakmaları da aynı hinlikledir.  Oysa cami kurmak laik devletin işi değildi. Ama bizimkiler yaptılar.

Ne ise durum tam da böyle idi. Bu millet, savaşıp bağımsızlığını kazandığını sandığı 1920′li yılların ortalarına doğru, başına nasıl bir çorap örüldüğünü anladı ama artık yapabilecek bir şey kalmamıştı. Çünkü ortam, dini hayat açısından birden bire zifiri karanlığa gömülmüştü!

Millet kurtulmuş muydu, yeni bir tür esarete mi düşmüştü, uzun bir süre bilemediler. Dış Müslümanlar ‘halaskar’ diyordu yeni yöneticilere… Sadece ‘hikmet ehli’ bir kısım zatlar, işin farkına varmışlardı ama onlara da göz açtırılmıyordu. Hepsi takibat altında idiler.

Bununla birlikte millet, bütün bütün karanlığa düşmemek için o ‘hikmet ehli’ zatların etrafında halkalanmayı ihmal etmedi. Az da olsa aydınlanabilecekleri bir ışık vardı çünkü o insanlarda… Her tekke, her zaviye ve meşrep kendi cemaatini var etti. İnsanlar, Kuran’ı, ezanı, namazı unutmasınlar diye, mümkün mertebe aktarmaya çalıştılar…

Kimisi mum, kimisi çıra olup yandı etrafı aydınlatmak için. Kimisi idare lambası gibi etrafına ışık saçıyordu. Kalkıp yeni ateşler yakanlar da oldu, hiç görülmedik yöntemlerle yeni ışık yakanlar da…

Baskı, yıldırma, takip, dipçikle, mazlum insanları hapislere tıkmakla o ışıkları söndürmeye cemaatleri dağıtmaya çalıştılar. Ama o cemaatler hep var olmaya ve her gün biraz daha artmaya devam ettiler. Kimisi eski usulleri muhafaza etmeye çalıştı. Kimisi vagonlarda Kuran okutarak geleneği sürdürdü. Kimisi yeni usuller geliştirdi ki iman sönmesin, din yok olmasın ve bu milletin istikbali kararmasın.

Bu minval üzere 50′lil yıllara kadar gelindi. Sistemle kavgaya girişmediler. Hiçbir baskıya maddi direnç göstermediler ama bildiklerini yapmaktan da geri kalmadılar.

Nihayet, Batının zorlamasıyla ülke çok partili döneme geçince, cemaatlerin bu çabasının ne anlama geldiği anlaşıldı. Koskoca kurucu parti bir anda yerle bir olmuştu. Bir yığın “Fasafiso vatandaş”(!) meclise girmişti. Tekkeleri kapatarak, ezanı değiştirerek, milletin kıyafetini zorla değiştirerek yok edeceklerini sandıkları şey ansızın tepelerine çökmüştü.

Paniğe kapılıp askeri imdada çağırdılar. Asker geldi ve güya bu işe müsebbip olanları astı. Kimsede ses soluk çıkmadı. Aleni itiraz da etmediler. Çünkü işin ruhunu kavramışlardı. Bu çağın tebliğ tarzı “Sırran tenevveret”ti. Öyle yaptılar.

Cemaatler kime yönelse, rejimin zinde askerleri onları tu kaka ediyordu. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan… Hiç biri o kaderden kendini kurtaramadı. Ta Tayyip Bey’e gelinceye kadar…

Tayyip Bey dişli çıktı! Evet, cesaretliydi ama cesaret tek başına yetmezdi. O cesaretin güçlü ve istikrarlı bir destekle beslenmesi gerekiyordu. İşte cemaatler bunu yaptı. Özellikle de hizmet cemaati.

Benim sık sık tekrar ettiğim bir cümlem var: Diyorum ki “Ak Parti’nin en büyük başarısı Nur Cemaatlerini kendisine oy vermeye razı etmesidir” Eğer bunu başaramasaydı, Tayyipbeyin başarıları da diğerleri gibi kadük kalabilirdi.

Kalamadı ve arkasındaki destek yükselerek devam etti. Daha da devam etmesi gerekiyor. Çünkü yapısal dönüşümler yapılması gerekiyor. Bunun için de desteğin devamı hatta artması lazım. Çünkü o yapısal dönüşümün gerçekleşmesi için iktidarın arkasında ‘dindar ve mütedeyyin’ desteğin yüzde 65-70′lere çıkarılması gerekiyor. Yüzde 50′lilik bir desteğe rağmen, sivil anayasa yapmanın önündeki engelleri aşamıyorsak, zayıflamış bir destekle hiç yapamayız.

Hâlbuki yapısal düzenlemelere ekmek su kadar muhtacız. Artık “Davut Dönemi”ne geçmemiz gerekiyor. Bir gecikme, bölgesel ve sonra da küresel aktör olma şansımızı bir kere daha ertelemeye neden olacak. O yüzden Talut‘un dahi Davut ile işbirliği yapması şart! Yani hiçbir cemaati gücendirme zamanı değil.

Bugün Ak Parti’nin, cemaatlere her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Cemaatler siyasi örgüt değil. Halkın önüne çıkmaya da ihtiyaçları yok. Ama iktidar, her dört yılda bir seçmenin önüne çıkmak zorunda!

Ben âcizane, Ak Partili bazı siyasetçilerde asabi yaklaşımlar hissetmeseydim böyle bir yazı yazmaya gerek duymazdım. Ak Partililer, Türkiye’deki 70 yıllık çok partili dönemi dikkatli incelemeliler. Bu süreçte hiç bir cemaat yok olmadı fakat yok olup giden bir yığın parti oldu. Siyasi ekipler, haklı da olsalar cemaatlerle bilek güreşine girişmezler. Girişirlerse sonuç bellidir.

Şimdilik bu kadar…

Mehmet Ali Bulut- Haber 7

,
One comment on “Davut Dönemi ve siyaset
  1. Derdimizden anlayan dost.musbet hareket erbablarini anlamayi deneseler buz gibi samimiyet gorurler.siyasetin samimiyet sinavi 4 yilda teste tabiyken cemaatler heran teste tabi.ama canlari sagolsun.Allah yar Hersey yar

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>